Görünür olmaktan elinden geldiğince kaçınan, kendi halinde bir yazar olarak bilinir Joseph Andras. Pek bir yere röportaj vermez, hatta internette tek bir fotoğrafı bulunur. Bazı eleştirmenler bu gizliliği bir reklam çalışması şeklinde yorumlasa da Andras böyle bir tartışmanın içinde girmemeye özellikle dikkat eder. “Bir fırıncı ekmek yapar, bir yazar da yazar,” der sadece ve bütün uğraşının popüler kültürden uzak kalarak kendini sadece edebiyata adamak olduğunu belirtir.

2016’da yayınladığı ilk kitabı Yaralı Dostlarımıza ile Goncourt Ödülü’ne layık görüldüğünde de, yine aynı nedenlerden dolayı ödülü reddeder. Rekabetin ve yarışmanın edebiyatta yeri olmadığını belirtir. Ne var ki gizlilik çabasına bir de bu tepkisi eklenince kaçmaya çalıştığı popüler kültürde daha fazla yer almaya başlar. Yine de tavrını korur ve sessiz sedasız yazmaya devam eder.

Joseph Andras

Andras’ın Yaralı Dostlarımıza adlı bu ilk romanı geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitabın çevirmeni ise Özgü Berksoy.

“MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK DİRENDİM”

Yaralı Dostlarımıza adlı biyografik roman, 11 Şubat 1957’de giyotinle idam edilen Fernand Iveton’un son günlerini konu edinmektedir. Iveton bir yandan hiç gerçek gibi olmayan idama adım adım yaklaşırken dönemin siyasal atmosferi de bu adımlara eşlik eder ve karşımıza hem enteresan bir yargılama hem de bir devrimci olarak Iveton çıkar.

Bir fabrika işçisidir Iveton. Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) aktif bir militanıdır. Fransa’nın on yıllardır sürdürdüğü ekonomik ve kültürel sömürüsüne karşı örgütlenen FLN, propaganda amaçlı çeşitli eylemler düzenlemektedir. Bunlardan birini de Iveton üstlenir. Çalıştığı fabrikanın en ucunda yer alan, hemen hiç kimsenin uğramadığı atıl bir binaya bir bomba yerleştirir. Bomba çok kuvvetli değildir, üstelik zamanı da mesai sonrasına ayarladır. Yani patlama gerçekleştiğinde içeride kimse olmayacaktır. Dolayısıyla birilerinin canını yakmayı değil, Fransa Hükümeti’nin dikkatini çekmeyi amaçlar.

Iveton bombayı yerleştirip ana binaya döner ve işine başlar, ancak bir süre sonra polisler onu yakalayıp götürürler ve bombayı imha ederler. Ancak Iveton’un üzerinden çıkan kâğıtta ikinci bir bomba olduğu yazmaktadır. Iveton bu kez hakkında pek bir şey bilmediği ikinci bir bomba için sorgulanmaya başlar.

Öyle çok işkence görür ve öyle çok aşağılanmaya maruz kalır ki belli bir yerden sonra iradesi kırılır ve polise yoldaşlarının isimlerini söyler. Sonra da kan revan içinde çökmüşken, kendi kendine, “Kahramanlar hangi malzemeden yapılmışlardır?”diye sorar ve hemen ardından, “Bağışlayın yoldaşlar,” der. Umarım iyi gizlenmişsinizdir, mümkün olduğunca çok direndim…”

Onu görenler de ne kadar direndiğini kolaylıkla anlar, anca Iveton mahkemeye çıktığında vücudundaki yara berelere inat son derece kararlı konuşur. Onu hem bir sembol haline getirip hem de giyotine sürükleyen şeylerden biri de budur:

“Bunu yapmaya karar verdim, çünkü kendimi bir Cezayirli olarak görüyorum ve Cezayir halkının yürüttüğü mücadeleye karşı duyarsız değilim. Fransızların mücadelenin dışında kaldıklarını söylemek hiç adil değil. Fransa’yı seviyorum, Fransa’yı çok seviyorum, Fransa’yı aşırı derecede seviyorum, sevmediğim şey sömürgecileri.”

“BENİM ADIM FERNAND IVETON. KOMÜNİST BİR MİLİTANIM.”

Joseph Andras, Polonya ile Sovyetler Birliği arasında geçen bir romanını –defalarca reddedilmesine rağmen– bastırmaya çalışırken, günün birinde Iveton’un hikâyesine rastlar, ama Iveton’un günümüzde çok da bilinmediğini fark edince onu hepten merak eder. Yaptığı araştırmalar neticesinde de hemen oturup bu kısa romanı yazmaya başlar. Kitabın oluşum serüveni kabaca bu şekildedir.

Roman iki ana aksa ayrılır. İlki Iveton’un bir yoldaşından bombayı almasıyla başlayıp idama kadar ilerler. İkincisiyse çok sevdiği eşi Hélène’le olan tanışmasını konu edinir. Yaklaşık üç buçuk yıl öncesinden 1957’ye uzanan bu kısımlarda Iveton kadar Hélène’i de görürüz. Zaten Andras bu yüzden kitabının sadece Iveton’un değil, Hélène’in de bir biyografisi olduğunu öne sürer. Bu sayede esas amacının “kahraman bir devrimci” miti yaratmak olmadığını, bir insanın hayatını ve bu koşullarda yaşadığı psikolojiyi yansıtmayı seçtiğini belirtir.

Andras’ın “romantik devrimcilikten” kaçındığı yerlerden biri de Iveton’un cezaevi günlerine karşı takındığı tutumdur. Iveton baskıcı bir devlet tarafından işkenceden geçirilmiş ve oradan da giyotine yollanmıştır, ama Andras romanı buraya sıkıştırmaz. Bilakis onun ne kadar hayat dolu biri olduğunu, hapishanedeki arkadaşlarıyla olan sohbetlerini, Hélène’le tanışmasını, evlenmesini ve mahkemenin kararını değiştireceğini umarak geçirdiği günleri anlatır. Romanı sadece “işkence altında kalan bir kahraman” üzerinden kurmanın gerçeklikten uzak olduğunu söyler.

Teknik anlamda romanın en büyük farklılıklarından biri giriş kısmındaki kurgudur bana kalırsa. Aynı anda üç ayrı olayı akıtırken her paragrafı birine ayırır Andras. Birbiri ardına gelen paragraflarda olaydan olaya geçirir bizi. Hepsi iç içedir, hepsi devamlılık gözetilerek ilerler ve böylece ritmi, duygusu yüksek bir beraberlik ortaya çıkar.

Dikkat çeken bir diğer tercihse çift tırnak kullanımıdır. Andras kitap boyunca gerçekleşen ikili, üçlü diyalogları hep paragraf içinde tutar ve tırnaklamaz. Kitapta çift tırnaklı konuşmalar sadece Iveton’un mahkemeye karşı yaptığı savunmalarda kullanılır.

(Yeri gelmişken şu dokunaklı detayı da ekleyeyim; mahkeme sürecinde Hélène, anne ve babasına asla ama asla insanların ve gazetecilerin ortasında ağlamamaları gerektiğini, evde istedikleri kadar ağlayabileceklerini söyler. Onun kırılma anıysa gazetede gördüğü bir haberde olur. Iveton’un bir fotoğrafı altında onun ne kadar kılıksız, pis ve çirkin olduğunu yazmaktadır. Onca zaman dik duran Hélène neredeyse çığlık çığlığa isyan eder buna, kocasını hep güzelce giydirdiğini haykırarak gazeteyi parçalar.)

Kendi yazarlığını “gazeteci, tarihçi, militan ve şair” olarak özetleyen Andras, tek tek düşününce aslında hiçbiri olmadığını, ama illa bir şekilde tanımlamak gerekirse sosyalist bir yazar olduğunu söyler ve kitaplarında takındığı siyasal tutumu propaganda yapmadan, çeşitli insan hikâyeleriyle beraber anlatır.

Bitirirken, romanın 2020’de Hélier Cisterne tarafından De Nos Frères Blessés adıyla beyazperdeye uyarlandığını da söyleyeyim. Filmi henüz izleme imkânı bulamadım, ama akılda tutmakta fayda var.

Okan Çil