Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kağıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Ekin Kadir Selçuk

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Açıkçası bu benim için hayli uzun ve gel-git’li bir süreç oldu. İlk öykümü yazıp bir edebiyat dergisine 2011’de gönderdim, kitabım 2022’de çıktı, yani 11 yıllık bir süreç. Ondan önceki amatör yazma deneyimlerimi saymıyorum. İlk birkaç öyküden sonra bir dosya üzerine çalışmaya başladım, fakat daha sonra o dosyadan tamamıyla vazgeçtim. Kitabı çıkan dosyama ise 2015 gibi başladım. Kitap öğrencisiyle, hocasıyla, çalışanıyla üniversite çevresinde yaşayan insanların hayatlarından kesitler sunuyor. Yani tematik bir çalışma diyebilirim, öykülerin üzerinde durduğu ortak bazı temalar var. Dosyaya karar verdikten sonra yazdıklarım, yazdıklarımı silip yeniden yazdıklarım ya da değiştirdiklerim oldu. Neredeyse yayınevine dosyayı teslim etmemden önceki son 2 yılı yeni bir şey yazmadan, sadece yazdıklarım üzerine çalışarak geçirdim. Yayınevine teslim ettikten sonra da sıra beklemeye geldi. Bu süreçte okumaya devam ettim tabii.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Bunun bir pragmatik bir de “teorik” sebebi var. Pragmatik sebep şu: Yazdıklarımın kalitesini görmek için dergilerde değerlendirmek istedim, oralarda yayınlanıp yayınlanmaması elbette nihai bir gösterge değildir ama yine de belli bir fikir verir. Malum, dergilerde roman yayınlatmak gibi bir imkan yok, dolayısıyla öyküyle başladım. Başladım ve sonra devamı geldi.

“Teorik” sebep şu: Öykü üzerine yoğunlaşmadan önce kafamda şöyle bir düşünce vardı: “Roman yazmak için daha fazla entelektüel birikime ihtiyacın var, roman yazmak toplumsalı hatta siyasalı daha iyi anlamayı gerektiriyor. Ve ben şu anda o birikime sahip değilim, dolayısıyla öykü yazmalıyım.” Tabii öykünün içine girince bu düşüncemin doğru olmadığını gördüm aslında. Bugün akademiden konuştuğum pek çok kişi hala böyle düşünüyor, romanın daha fazla birikim gerektirdiğini hatta daha “zor” olduğunu sanıyorlar. Artık buna katılmıyorum tabii. Ya da en azından bunu tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Ama öyküye ilk başta başlarken böyle düşünüyordum ve bu yüzden öykü yazmaya karar verdim. Yazdıkça oldukça hoşuma gitti, keyif verdi. Devam ettim.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Benim daha önce doktora tezim İletişim Yayınları’ndan Mücadeleciler-Mücadele Birliği (1964-1980) adıyla çıkmıştı. Yani “Gençlik Güzel Şey” ilk edebiyat kitabım ama ilk kitabım değil. Dolayısıyla İletişim Yayınları’yla bir ilişkim vardı ve şansımı ilk olarak orada denemek istedim. Tabii ilk kitabımın editörü sevgili Tanıl Bora’ydı, edebiyat dosyamı ise o incelemedi. Edebiyat editörü Duygu Çayırcıoğlu inceledi. Aslında ilk kabul aşamasında fazla “çekmedim”, bu açıdan oldukça şanslıyım diyebilirim. Dosyamı ilk olarak İletişim’e gönderdim ve yaklaşık 4 ay sonra olumlu cevap geldi. Fakat yayınlanması epey uzun sürdü. Zaten kabul aldığımda sürecin uzun süreceğini söylemişlerdi, bu bakımdan da büyük bir sorun olmadı. Ama zaman zaman özellikle de ekonomik krizin artmasıyla acaba yayınlanacak mı, bir sorun çıkacak mı diye korktuğum zamanlar oldu. Ünlü siyaset kuramcısı Thomas Hobbes, “Korkuyla biz ikiz kardeşizdir,” der, belki o kadar değil ama kitaptaki bir öykümün ismi gibi “Korku” bende güçlü bir duygudur. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi ve kitap yayınlandı! Bu süreçte editörüm Duygu Çayırcıoğlu’yla aramızda çok güzel bir diyalog kuruldu ve kitabın son hale gelmesinde bana oldukça yardımcı oldu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Bu süreçte bazı atölyelere katıldım. Semih Gümüş’ün yazları düzenlediği Notos atölyelerine, Ethem Baran’ın Ankara’daki atölyesine ve kısa bir süre de Fadime Uslu’nun atölyesine katıldım. Bu süreçte gerek atölyeleri düzenleyen değerli hocalarım gerekse de atölyenin diğer katılımcıları olan arkadaşlarım hem genel olarak edebiyata ve öyküye dair yorumlarıyla hem de öykülerime dair önerileriyle kitabın olgunlaşmasına önemli katkılar verdiler. Üstelik o atölyelerde yazan-çizen güzel bir arkadaş grubumuz, dostluklarımız oldu ve devam ediyor. O arkadaşlar da kitaplarını ya yayınladılar ya da yayınlamak üzereler. Atölyelere devam ederken sürekli öykülerim üzerine çalışıyordum. Bir gün neden, nasıl oldu bilmiyorum, “Tamam artık yeter,” dedim ve çalışmayı bırakıp dosyamı yayınevine göndermeye karar verdim. Yani üzerine çalışmak çok önemli ve gerekli ama bir yerde de artık durmak ve şansını denemek gerekiyor bence. Doktora tezimde de benzer bir süreç yaşamıştım. Deneyimli arkadaşlarım, “Hiçbir zaman istediğin gibi olmayacak,” diyerek artık bitirmem gerektiğini söylemişlerdi ve nokta koymuştum. Aynı şeyi öykü dosyamda da yaptım.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Açıkçası henüz 10 gün oldu kitap çıkalı. Henüz bir şey değişmedi. Gerçi çok değişir mi bilmiyorum. Çünkü dediğim gibi, bu benim ilk kitabım değil. İletişim Yayınları’ndan doktora tezim yayınlandığında da büyük bir değişiklik olmamıştı. Tabii değişiklikten ne anladığımıza bağlı. O bir akademik çalışmaydı ve o alanda çalışan pek çok beni tanımayan hoca daha sonra olumlu referanslarla dönüş yaptılar. Mesela bir gün ODTÜ Sosyal Bilimler Kongresi’ne katılmıştım, saygı duyduğum, hayran olduğum bir hoca ismimi duyunca hemen kitabımı hatırladı ve çok beğendiğini söyleyerek tebrik etti. O kadar kendimi iyi hissetmiştim ki! Tabii öykü kitabımla ilgili de böyle geri dönüşler alsam çok mutlu olurum. Şunu kabul etmek lazım, Türkiye’de bu tip şeyler yazıp yoğun bir ilgi görmek mümkün değil. Zaten bunu arzuluyor muyuz, bilemiyorum. Elbette insan beğenilmek ister, ben de beğenilmek, okunmak ve takdir görmek istiyorum. Bunlar çok doğal motivasyonlar. Ama entelektüel üretimde en az sonuç kadar süreç de önemli bence. Yazma sürecinde hissettiğin keyif de çok değerli. Yazarken büyük keyif aldım doğrusu. Sonuç açısından bakarsak da ben yoğun bir emek vererek ortaya bir ürün çıkardığımı düşünüyorum ve o yüzden çok mutlu, çok keyifli hissediyorum.

Telif aldınız mı?

Evet aldım. İletişim Yayınları bu konuda oldukça hassas.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Dediğim gibi ilk öykümü yazıp bir edebiyat dergisine gönderdim ve tahmin edeceğiniz gibi reddedildi. Ondan sonra da sürekli yazmaya ve göndermeye devam ettim. Kitapta çıkan öykülerimin önemli bir kısmı Varlık, Notos, Sözcükler gibi dergilerde yayınlandı. Bu ve bunun gibi edebiyat dergilerinin çok hayati olduğunu düşünüyorum. Edebiyata ve genç yazar adaylarına katkıları paha biçilemez. Yazar adayı için edebiyat dergileri kendini sınama şansı veriyor. Hemen hemen bütün nitelikli edebiyat dergilerinde öykülerim yayınladı, ama çoğunda ilk seferde reddedildiğimi söylemem gerekir. Yani reddedilmek motivasyon kırmamalı diye düşünüyorum. Daha iyisini yazar, tekrar gönderirsin. Öğrencilik yıllarımda Martin Eden’den çok etkilenmiştim, her reddedildiğimde aklıma o geldi. Ama şunu söylemem gerekir. Ben Eden gibi yazmaya hoşlandığım bir kadını etkilemek için başlamadım! : )

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Açıkçası çevrem benim eskiden beri yazıyla ciddi bir uğraşım olduğunu bilir. Öğrencilik yıllarımdan beri gazete yazıları (Radikal İki, Habertürk vs.) yazdım. Hatta üniversite diploma töreninde kürsüye yazar diye çağrılmıştım : ) Herkes bilirdi yazdığımı. Tabii bunun önemli bir sebebi de yazdıklarımı arkadaşlarıma zorla, onları bıktırıncaya kadar okutmamdı. Hatta kitabım çıkınca artık bize okutmazsın neyse ki dediler. Kurtuldular bir bakıma! Ailem de hep destek verdi yazmama. Kitabım yayınevinden kabul aldığında, “Doktora tezimin kabul edilmesinden daha önemli bu benim için,” demiştim. Babam buna kızmıştı, çünkü ona göre doktora asıl işimdi. Yani yaptığın iş ne kadar ciddiye alınırsa alınsın, edebiyat asıl iş değil. Bu normal, çünkü sonuçta kapitalist piyasa koşularında yaşıyoruz ve asıl iş demek, para kazandığın, geçimini sağladığın iş demek. Ve hiçbirimiz Orhan Pamuk değiliz, geçimimizi yazarak kazanamıyoruz. Keşke kazansak.

Peki, bundan sonra?

Bilirsiniz Martin Eden ünlü olunca yazma sebebi olan hoşlandığı kadını gözünde büyüttüğünü fark eder. Tek sebep o değildir ama bu onun yazma motivasyonu da daha sonra hayat motivasyonunu da düşürür. Beni yazmaya bir kadına olan tutkum başlatmadı demiştim. Dolayısıyla bu tutkumun geçici olduğunu sanmıyorum. İşin esprisi bir yana, yazmaya devam edeceğim. Şu an çok yoğun bir akademik uğraş halindeyim, biraz soluklanmak ve okumak istiyorum. Henüz kafamda hiçbir proje yok. Fakat sanki ikinci çalışmamı bir roman üzerine yürütmek gibi bir arzum var. Bu arzu henüz içimde billurlaşmadı ama ayak izlerini seziyorum. Kim bilir belki de başta öyküye başlama nedenim olarak gördüğüm, romanın daha fazla birikim gerektiği şeklindeki yanlış düşünce içten içe ruhumda gezinmeye devam ediyor. Belki artık bir roman yazmak için yeterli birikime ulaştığımı düşünüyorumdur. Bilemiyorum.