Berrin Yelkenbiçer

Saat çalmadan uyandı. Elini uzatıp alarmı kapattı. Yuvarlak beyaz ekranda civcivleriyle beraber ritmik bir şekilde yem yiyen turuncu tavuğu bir süre izledi. Bu analog saati bir eskicide görünce hemen satın almıştı. Çocukluğundaki gibi uyanma hayalinin peşine düşmüş ama cep telefonu melodilerinden sonra bunun alarmının tiz sesi kulağını çok rahatsız etmişti. Yine de akşamdan mutlaka kuruyor, sabah çalmadan uyanırsa kendini kutluyordu.

Tavukla civcivlerine günaydın deyip perdelerden sızmaya çalışan güne baktı. Bu kadar sıkışık bir yükseklikte gün ışığı mevsimine göre karanlıkla alacakaranlık arasında değişiyor ve sanki orada takılıp kalıyordu.

Yataktan hızlıca kalkınca başı döndü. Bir süre oturup derin nefesler aldı. Hemen mutfağa geçerse sonbahar güneşinin gittikçe alçalan ışığını bir parça yakalayabilecekti. Çok fazla zamanı yoktu. Seke seke mutfağa koşturdu. Koridorda terliklerinden biri ayağından çıktı. Umursamadı. İşte oradaydı. Masanın üzerindeki yarım bardak suda onlarca gökkuşağı oynaşıyordu.

Sandalyelerden birini çekip oturdu. Terliksiz ayağını kalçasının altına aldı. Gökkuşaklarını saymaya çalıştı. Havadaki buluta göre bu sayı sürekli değişiyordu. Bu sabah bardak da içindeki su da silme gökkuşağına kesmişti. Demek yukarısı bulutsuzdu. Galiba. Emin olamadı. Pencereyi açıp başını uzattı. Serin havayı içine çekti. Aşağı hiç bakmadı. Hâlâ alışamamıştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu.

Başını sol omzuna yatırıp yeni açılmış kurşun kalemlere benzeyen iki yüksek binanın arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Yukarı doğru sivrilen çatıların arasındaki avuç içi büyüklüğündeki mavilikte hiç bulut yoktu. Sevindi. Pencereyi kapatıp başını içeri sokana kadar güneş az daha yükselmiş, gökkuşaklarını da alıp binaların arkasında kaybolmuştu. Renklerini kaybetmiş bardaktaki suyu içti.

Yatak odasına geri dönerken koridorda bıraktığı terlik tekini tekrar ayağına geçirdi. Banyonun soluk ışığında yüzünü yıkadı. Akşamdan ütülediği gömleğini, etek ceket takımını giydi. Spor ayakkabılarının üzerinde yaylana yaylana asansöre yürüdü. Sabahın bu saatinde çok indi bindi yapan olmuyordu. Aynı çatı altında yaşasalar da binenlerin hiçbirini tanımıyordu. Başlarıyla selamlaşıp gözlerini katları gösteren dijital ekrana diktiler. On katı inmesi beş dakikayı geçti. O binene kadar on beş kat daha yol kat etmiş olan asansör sabahın bu saatinde yorgun iniltiler çıkarıyordu.

Binadan çıktığında ortalık hâlâ alacakaranlıktı. Başını özlemle yukarı kaldırdı. Güneşin tam tepeye çıkıp caddeye ulaşmasına saatler vardı. Sokak lambaları hâlâ yanıyor, vitrinlerin neon ışıklarıyla araba farları ortalığı aydınlatıyordu.

Metro girişine ulaştığında derin bir suya dalacakmış gibi göğsünü şişirdi, kirli havayı içine çekti. İki kat aşağı inerken yürüyen merdivenleri değil de basamakları tercih etti. İndikçe hava serinledi, ışıklar beyazladı, ciğerleri söndü. Taş kuyunun en dibine ulaşmıştı, yukarısı artık hiç görünmüyordu.

Şehrin altındaki kılcal damarlarda ağır akan kan gibi on beş durak ilerledi. Vagonlar kalabalıklaştıkça kalbi kanını pompalamakta zorlandı. Nihayet indiğinde deli gibi çarpıyordu. Yeryüzüne doğru üç kat çıkarken kalbine aldırmadan yine basamakları tercih etti. İniş iki katken çıkışın nasıl olup da üç kat olduğuna dair muamma bir kez daha aklına takıldı. Gittikçe daha derine iniyor olduğunu düşünüp yine nefesini tuttu. Metrodan çıktığında, daldığı sulardan yüzeye ulaşmış gibi iç geçirip tuttuğu nefesi bıraktı. Bu sabah da boğulmamıştı. Karanlığın alacası gitmişti ama gün ışığı hâlâ soluktu. Güneşin buraların daha da yüksek binalarının en tepesine ulaşıp caddeyi diriltmesi çok uzaklardaydı.

Şubeye kadar olan kısa mesafeyi yürürken soluğunu düzenleyip kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Dışarının ölgün ışığından içerinin çiğ beyazına daldı. Spor ayakkabılarını çıkarıp en alt çekmecesinde tuttuğu topuklu ayakkabılarını ayağına geçirdi. Haftanın ilk gününün başlangıcı belli olup sonu belli olmayan yoğunluğuna hazırlandı.

Kapıların müşterilere açılmasına yarım saat vardı. Demli bir çay içti. Midesi bulandı. Topuklarını tıkırdatarak yandaki büfeye koşturdu. Kaşarlı tostu makinenin kanatları arasında ezilirken etrafa bakınıp güneşi aradı. Göremedi ama başını kaldırıp bir avuç gökyüzüne bakmaya da cesaret edemedi. Daha saatler vardı, biliyordu.

Son lokmasını yutarken ilk müşteri içeri girdi. Tostun yağlı kağıdını alelacele çöpe attı. Sonrası tufan. Her Pazartesi olduğu gibi kaç kişiye laf anlattı, klavyede kaç tuşa bastı, kaç telefon konuşması yaptı, kaç imza attı, kaç imza attırdı, sayamadı. Zaten saymaya da niyeti yoktu. Her şey kayıt altına alınıyor ve ay sonu performans değerlendirmelerinde gün gibi ortaya çıkıyordu. Raporları çabucak aydınlatan ama caddelere ulaşması saatler alan gün.

Keşke yemeye zaman bulamadıkları yemekler, yutamadıkları lokmalarla tutukları çişleri de kayıt altına alınsaydı. Öğlen olduğunu saatlerinden anladılar. Çoğu zaman olduğu gibi o gün de yemeğe çıkamadılar. Dışarıdan söylediler. Söylediklerini yarılamışlardı ki öğle sonrasının ilk müşterisi içeri girdi. Plastik tabakları, çatal kaşıkları, kalan yemekleri alelacele çöpe yolladılar.

Başlangıcı belli, bitişi belirsiz mesai nihayet sona erdiğinde devran dönmüş, gün çoktan gitmişti. Topuklu ayakkabılarını çıkarıp sporların düz gevşekliğine sığındı. Dışarı çıktığında sokak lambaları, vitrinlerin neon ışıkları, araba farları yakılmıştı. Bir umut başını kaldırdığında bir avuç gökyüzünün sarımsı karanlığında yıldızları göremedi. Ayı hiç aramadı.

Metro girişinde bulanık bir suya dalacakmış gibi derin bir nefes alıp içinde tuttu. Basamakları kullanıp üç katı indi. On beş durağın çiğ beyazlığında kalp atışları hızlandı. Çıkışın iki kat olacağını bilmesi kan akışını azıcık rahatlattı. Basamakları bu sefer daha hızlı tırmandı. Geceye çıktığında saatlerdir tuttuğunu sandığı nefesini bıraktı. Bu kadar uzun süre nefes tutarak belki de bir rekora imza atıyordu. Gülümsemeye çalıştı.

Asansörün indi bindisinin daha çok olduğu bir saatti. Hiç tanımadığı aynı çatı komşularının bazılarına baş selamı vermeyi bile unuttu. Gözler hep kırmızı rakamlı dijital tabelaya kilitlendi. Asansör onlarca kişiyi ve yoğun bir yorgunluğu taşıdı.

Onuncu kattaki evine girdiğinde karanlık salona dışarıdan vuran tatlı beyaz ışığa pek şaştı. Sporlarını, bağcıklarını bile çözmeden arkalarına basarak çıkardı. Koşarak pencereye yaklaştı. İki yüksek binanın sivri uçlarında yükselmiş ayı gördü. Galiba dolunaydı. Sadece yarısı görünüyordu ama buna da razı oldu. Tırnak gibi olsa hiç göremezdi. Oracıktaki koltuğa çöktü. Dolunayın görünen yarısı binaların arkasında kaybolana kadar izledi. Tatlı beyaz ışık yavaş yavaş uzaklaştığında yıldızlar görünür hale geldi. Onlar gün doğana kadar oradaydılar.

Boynu ağrımaya başladığında kıyafetlerini bile çıkarmadan saatlerdir oturduğunu fark etti. Lambaları yakmadan el yordamıyla kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Buzdolabını hiç açmadı. Suratına çarpan o soğuk ışıkla karşılaşmaya gücü yoktu. Göz kırpan yıldızlarla yarenlik ede ede atıştırdı. Üzerindeki on beş katın ağırlığıyla lokmalar boğazında büyüdüler. Ellerini kavuşturup bekledi. Hiç yıldız kaymadı. Kaydıysa da o görmedi.

Saatin çok geç olduğunu göz kırpışların yavaşlamasından anladı. İstemeye istemeye yatağa gitti. Saati kurdu. Hiç uyumayan tavuklarla civcivlerine iyi geceler diledi. Birden aklına gelince mutfağa koşup bir bardak suyun yarısını içti, kalanını masanın üzerine yerleştirdi. Onunkisi düş kapanı değil de ışık kapanıydı. Rüyaları değil, güneşi yakalamaya çalışıyordu.

Cep telefonundan ertesi günün hava durumuna baktı. Güneşli olacağını okuyunca sevindi. Sabah yine saat çalmadan uyanıp mutfak masasına düşen gün ışığını yakalayabilme hayaliyle karanlık bir uykuya daldı.

Berrin Yelkenbiçer