17.Haziran.22

Ömrü hayatımda bana en çok eşlik eden duygu korkudur sanırım. Bütün yeniliklerde, önemli başlangıçlarda en yakınım korku olmuştur. Okula gitmek, başka bir okula gitmek, işe başlamak, yurtdışına çıkmak, ev değiştirmek, taşınmak… Bunların hepsi beni korkutur. Naylon görmüş beygir gibi ürkerim. Gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalırım. Neden sonra, çok sonra, yavaş yavaş alışırım. Dürüst olmalı: Alışmış görünürüm.

***

Huma Kuşları’nda yer alan bir öykümde, öykünün kahramanına mektup yazdırmıştım. Korkusuna yazdığı bir mektuptu bu, “dear fear” diye başlıyordu.

23.Haziran.22

Macar yazar Péter Esterházy’nin “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” adlı romanını çok sevdim. Bir kere yazar çok cesur davranmış. Klasik bir anlatı yerine parçalı, eklemeli [en çok Markos İncili’nden ama başka eserlerden parçalar eklemiş anlatısına], zamanda ileri geri gitmekten çekinmeyen bir yapı kurmuş. Tanrı, aile, savaş… Birçok meselesi var fakat en çok Tanrı ile. İnanç üzerine çeşitlemeler bile denebilir bu metin için. Yazarın Türkçeye çevrilen diğer kitaplarını da okumaya hevesliyim.

24.Haziran.22

Brezilyalı yönetmen Karim Aïnouz’un 2019 tarihli filmi “Görünmez Yaşam” çok iyi bir film. Yürek burkuyor mu? Evet. Hayatımızda attığımız her adımın [her yanlışın, yanlışsız hayat olmaz çünkü] nasıl büyük kırılmalara neden olduğunu mu seriyor ortaya? Evet. Tesadüflerin, hayat oyununun en büyük aktörü olduğunu mu gösteriyor? Evet. Peki, ne yapacağız? Yıllar geçecek; bir balkonda, verandada ya da loş ışığın hüküm sürdüğü küçük bir odada mektuplarla, elimizde eski fotoğraflarla kalakalacağız.

Ülkü Tamer’in şiirlerini karıştırdım son günlerde. Ne çok şiiri var, şarkı diye dinlediğimiz. Bir kısmı –kuvvetle muhtemel– belki önce şarkı olsun, bestelensin diye yazılmış. Fakat “Sevgili Austin” onlardan biri değil:

Çekip gitti.
Onun hırıltısından söz ediyor hâlâ
yolun tozları:
“Ne dedi ihtiyar, anladın mı?”

“Tütünü bıraksa iyi olacak.”

26.Haziran.22

Yaz, Ankara’ya gelmemeye yemin etmiş gibi. Akşamlar serin, gece gündüz her an yağmur yağacak endişesi. Ki yağıyor da, boşa endişelenmiş olmuyoruz.

27.Haziran.22

Bu aralar biraz hareket etmeye çalışıyorum. Akşamlar bir saat kadar tempolu yürüyüş… Fakat hani yürürken zihnimiz dinleniyordu, düşüncelere boğuluyorduk derin derin? Ben yürüdüğüm parkurun etrafında oynayan, bisiklete binen çocuklar ha düştü ha düşecek diye hop yürek oyna yürek adımlayıp duruyorum. Bir yanda koca koca delikanlılar [bam güm vurarak topa] voleybol oynuyorlar, eyvah diyorum şu bit kadar veledin kafasına denk gelirse bu top…

İnsansız yer özlemim hiç bu kadar kabarmamıştı. Eyvah ki gidebileceğim insansız bir yerim yok benim. Kimsenin yok.

28.Haziran.22

Büyük bir çöküşün içindeyiz. Dibin sonu yok derler, doğru. Diplere doğru battıkça daha da çaresiz hale geliyoruz. Bu çok sevdiğimiz memleketimizde, bir gün bile, tek bir Allahın günü bile yüzümüzü güldürecek bir şey olmuyor. Çünkü biz hareket edemiyoruz artık. Çamura saplandık.

Cellatlarımızın sırtını sıvazlıyoruz, onlara oy veriyoruz, onlar için ölüyoruz, onları zengin ediyoruz. Bizi dayak manyağı yapan ellerini öpüyoruz durmadan. Hep böyle, ta en başından beri. Sudan ayrılıp karaya çıktığımız günden beri böyle bu.

29.Haziran.22

Cins yazar Doğan Yarıcı, başka bir cins yazarın, Hulki Aktunç’un defterlerini yayına hazırlamış: Sen Buranın Kışındasın. Ben yeni başladım okumaya. 1964-1967 arasını kapsayan bu günlüklerin ilk yılındayım henüz, 1964’te.

1964’te Hulki Aktunç on beş yaşında, Erzincan’da askeri okul öğrencisi. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu öykülerinden, Büyük Argo Sözlüğü’nden, “Erotologya?” adlı yapıtından biliyorum bilmesine ama günlüklerdeki Hulki’ye [ben 15 yaşındaki Hulki’den büyüğüm ya, adıyla hitap edebilirim ona] hayran kaldım. Henüz on beşindeyken insan nasıl bu kadar olgun olur? Nasıl bu kadar bilinçli? Yazmaya, yaşamaya karşı bu keskin bilinç, duyarlılık, farkındalık nasıl olur o yaşta?

Büyük yazarlar öylece ortaya çıkmıyorlar elbette. Bir doğa olayı değil bu. Kişinin kendini hayata karşı donatması, sonra paçaları sıvayıp korka korka da olsa dalması hayat denizine…

Günlükleri okurken çoğun hayranlık duyuyorum onbeşlik Hulki’ye. Bazen nöbet tutarken o soğuk koridorlarda İstanbul’u, Kadıköy’ü, denizi özlemesine cız ediyor içim. Bazen de kahkaha atıyorum. Gafillerden olsam, yazarlığın nasıl sıkı bir hazırlık, çalışma gerektirdiğini bilmesem tanrı vergisi sayacağım nerdeyse yeteneğini. Günlükler bu yüzden önemli. Yazarları tanımanın en iyi yolu. Yoksa imza gününde, ayaküstü yapılan sohbetler değil. Ne de söyleşiler.

Günlükler, evet, ama yayınlansın için değil de kendine bakmak, kendini deşmek için tutulan günlükler. Hulki Aktunç’unki gibi.

Elimden gelse okuduğum kısmın hepsini almak isterim buraya. Fakat en azından şu kısmı kopyalayacağım, 10 Şubat 1964’ün dökümü:

“Bugün nedense daha sabahtan içimde bir korku vardı. Ama dersler yine öyle monoton başladı, monoton bitti. Gel de canın sıkılmasın. Bu arada yarın da çok sıkıcı geçeceğe benzer. Nafile. Ne kadar iyiye uğraşsam, burada hiç iyi gün geçiremeyeceğim galiba. Edebiyat dersleri mi? Onlar edebiyat dersleri gibi geçiyor. Hoca, Turan Atik. Ona laf olsun diye Kafka’nın Değişim’indeki adamın böcek olmasında ne gibi bir mantık olabilir dedim. Derste. Oraya bakındı, buraya bakındı. Sonra 20-25 kişi şahidimdir, tasavvufî bir anlamı olabilir, dedi.”

Eski fotoğraflara bakmanın tatlı tatlı acıtan bir yanı var. Herkes hayatta o fotoğrafta, fotoğraftaki herkes hâlâ hayatta üstelik. Herkes daha genç, daha neşeli. O halde hüzünlenecek ne var? Var, çünkü zaman kayıp. Geçen zaman nerede? Buharlaştı mı? Yüzümüzdeki çizgilere, saçımızdaki aklara mı saklandı? Nereye gitti geçen yıllar, neredeler?

Doğrusu biraz da şundan sevdim Hulki Beyin günlüklerini: Sandığım kadar deli ya da anormal değilmişim. Ya da yalnız değilmişim.

Adalet Ağaoğlu’nun, benim doğduğum yılda, 1984’te yazdığı bir yazı var. Yazı yukarıda gördüğünüz kitabın içinde yer alıyor ve adı Günümüz Gerçekliği ve Kafka. Çok güzel bir yazı. Kafka’yı yorumlaması bir yana Adalet Hanımın. Ben daha yazının girişinde, şu öz-paragrafa tutuldum:

“Okumayı biliriz, ancak her okuduğumuz mutlak okunmuş demek değildir. Gerçekler karşısındaki bilgilerimiz ne kadar da değişkendir!”

Gerçekler, yani edebiyatın bize romanların, hikâyelerin içine katıp önümüze sürdüğü gerçekler. Kapının hemen dışındaki gerçek dünyadan ayrı olmayan gerçekler. Gerçekler orada, ortada: Metin yazılmış, üzerinden hayli zaman geçmiş. Fakat biz her okuyuşumuzda başka şeyler göreceğiz. Heyhat, bazılarını hiç göremeden göçüp gideceğiz. Kaç kere okursak okuyalım. Yine de deneyeceğiz.

İşte bu yüzdendir adlarını burada ansam mahcup olacağım bazı yazarları, şairleri okumayı tekrar tekrar denemem. Belirli aralıklarla, en az birkaç kez. Yine olmuyorsa, hâlâ olmamışsa, katiyen bir tat alamıyorsam bir umut var yine de: Kırkımı geçtikten sonra, ömrüm vefa ederse tabii, bir kez daha deneme umudu!

30.Haziran.22

Babil Kulesinin tarihsel olarak varlığı su götürür. Fakat Babil Kulesi efsanesi var elimizde. Söz var. Bir şey hakkında söz edebiliyorsak o vardır. İşte bu yüzden, tanrının varlığı su götürmez bir gerçek.

***

Bir işte, uğraşta ustalaşmak. En büyük tehlike bu. Daha kötüsü, ustalaşmadığın halde usta görmek kendini. Eşlik eden abartılı övgüler… Bir kişiyi bitirmenin en tatlı, en güleryüzlü yolu.

***

Eski fotoğraflara bakmanın tatlı tatlı acıtan bir yanı var. Fotoğraftaki herkes hâlâ hayatta. Herkes daha genç, daha neşeli üstelik. O halde hüzünlenecek ne var? Var, çünkü zaman kayıp. Geçen zaman nerede? Buharlaştı mı? Yüzümüzdeki çizgilere, saçımızdaki aklara mı saklandı? Nereye gitti geçen yıllar, neredeler?

Onur Çalı