Aysen Eser Saraçoğlu

Doğan’ın anısına

“İmdaaaat! Yetişin!”

Mukaddes’in sesini duyduğumda balkonda kedinin kumunu temizliyordum. Topaklanan kum bizimkisi. İki günde bir kumun topaklanan kısımlarını toplamam gerekiyor, yoksa Misket kumunu beğenmiyor, aşağı kaçıp bulduğu ilk toprak parçasına işiyor. Ne garip hayvan!

“Eyvah!” dedim. “Misket Mukaddes’in balkonuna girmiş yine. Kedi otu da alıp koydum kumunun yanına be kızçe!” diye söylendim içimden. Ama Misket bu, alıştığından vazgeçmiyor, varsa yoksa Mukaddes’in balkonundaki begonyalar, eğreltiotları. Oysa o saksılar Mukaddes için çok değerli, onun çocukları adeta. İhsan’a veremediği ilgiyi onlara veriyor. Gel de bunu bizim Misket’e anlat. Onun yüzünden canım Mukaddes’le aram açılacak. Ne Misket’ten vazgeçebilirim ne Mukaddes’ten.

Misket’i kapıda bulduğumda iki aylıktı. Bembeyaz bir yavru kedi! Kafasının üzerinde birkaç gri tüy, gözleri yaradan kapanmış, göremediği yolu koklayarak bulmaya çalışıyor. İşe gitmekten vazgeçip onu kaptığım gibi bizim sokağın sonundaki Patiş Pet’e götürdüm. Kerim Abi veteriner gibi adam. Bir bakışta anladı Misket’in gözlerinin mikrop kaptığını. Bir takım damlalar verdi, eve dönüp bir kutunun içine yastık koydum, içine de Misket’i. Her sabah ve akşam damlasını yaptım, bir haftada iyileşti gözleri. Ondan sonra da benim eve yerleşti mikrop. Evimin neşesi! Dur dersin durmaz. Yuvarlanır bir oraya bir buraya. Oyuncu bir kızçe. Misket koydum adını. “Ah Misket” diye fırladım ayağa. “Miyaav!” diye bir ses geldi yanıbaşımdan. Baktım balkona attığım eski ayakkabı dolabının kapağı aralık, Misket üzüm yeşili gözleriyle bana bakıyor. Boşuna günahını almışım hayvancağızın. “O zaman İhsan!” diye koştum kapıya, ataklarından birini geçiriyordu herhalde. Oysa üç aydır sesi soluğu çıkmıyordu İhsan’ın. Bu binaya taşınalı üç sene, İstanbul’a geleli yedi sene olmuştu. İzmir’den İstanbul’ a bir reklam şirketinde çalışmak üzere geldiğimde gencecik üniversite mezunu bir kızdım. İlk iş yerim Kadıköy’de olduğu için kendime Üsküdar’da uygun fiyata ufacık bir ev kiralamış, ama o reklam şirketi kapanıp bir arkadaşım Levent’te açtığı şirketine ortaklık teklif edince bu cazip teklife hayır diyememiştim. Ani bir kararla ailemden de destek alarak ortak olmuştum bu işe. İlk zamanlar gece yarılarına kadar çalışmak, geç yatıp sabahın erken vakti yollara düşmek bayağı yordu beni. Bir de İstanbul’un trafiği! Üsküdar yeni işyerime oldukça uzaktı, taşınmaya karar verdim. Verdim, vermesine de… Avrupa yakasındaki evler ateş pahası, ev bulamıyordum bir türlü. En sonunda Naime teyze, annemin İstanbul’dan üniversite arkadaşı, yetişti imdadıma. Levent’teki evlerin kiraları oldukça fazlaydı ama bu evin kirası Üsküdar’daki evimle hemen hemen aynı idi. İçi ilk yapıldığı gibi, ne musluklar, ne kapılar değişmiş, marleyler bile ilk alındığı gibi ama olsun. Levent’te bu fiyata, hem de işime bu kadar yakın bir ev bir daha nereden bulacağım? Asansör yok. Ama ev girişin iki üstü. Merdiven sorun değil yani. Fazla araştırmadan tuttum evi. Evin neden bu kadar ucuz olduğunu eve yerleştikten bir ay sonra öğrendim. Bir ay sonra bir gece yarısı tanıştım İhsan’la. Alt komşumuz Mukaddes’le Tahsin Amca’nın tek oğulları!

Mukaddes’le Tahsin Amca bankadan emekli iki tatlı insan. İlk gün hiçbir komşudan görmediğim muhabbeti onlardan gördüm. Hele Mukaddes! Çılgın küpeleri, ilginç saç şekli, rengarenk fularları, balkonunda çiçekleri olan mini minnacık deli dolu bir kadın. Tahsin Bey’e “Tahsin Amca” dedim de, Mukaddes’e teyzeliği hiç yakıştıramadım. Taşındığım akşam Mukaddes bir tas mercimek çorbası, üzümlü kek, bir ufak şişe de nane likörüyle kapımı çaldı. “Hoşgeldin cimcime! Yorulmuşsundur.” diyerek. Daha o zaman Misket yok. Ayaküstü sohbet ettik biraz. Levent’in ilk sakinlerindenmiş. Bu evi aldıklarında buraları bağ bahçeymiş. “Aşağıda Emlak Bankası evleri vardı bir tek, ilk apartmandı bizimkisi Levent’te. Tahsin’le ben burada kırk sene geçirdik.” Bir de oğulları varmış, adı İhsan. Onunla tanışmamıştım ama Mukaddes’in söylediğine göre çok akıllı, çok yetenekliymiş. Üç dil biliyormuş. Sıkı bir konser takipçisiymiş. Dalgıçmış da üstelik. Kafası kızınca Boğaz’da alıyormuş soluğu. Dalmak iyi geliyormuş. İhsan’ın okuduğu kitapların sayısını bilmiyormuş Mukaddes. İki üniversite bitirmiş bir de. Çok bilgiliymiş, çok. Mukaddes’in İhsan’la ilgili bütün bu anlattıklarını ilgiyle dinlemiş, ama ne yalan söyleyeyim çocuğuna hayran bir annenin abartılı anlatımı, diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Bir ay sonra bir gece vakti tanıştım İhsan’la. Saat gece üçtü galiba. İşten yorgun argın gelmiş, biraz da evde çalışmış, kendimi yatağa zor atmıştım. Birden uyandım. Birisi bağırıyordu, “Bırakın beni, atlayacağım!” Rüyada olduğumu zannettiğim birkaç dakikadan sonra gözlerim açıldı. Ses yakından geliyordu. “Atlamak istiyorum, uçacağım. Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye bağırıyor, bir kadın çığlık atıyor, bu bağırtılara bir de polis telsizinin sesleri, polis sireni karışıyordu. Yataktan nasıl fırladım, üzerime paltomu geçirip nasıl dışarı çıktım bilmiyorum. Gördüğüm manzara dehşetti. Otuz yaşlarında yarı çıplak bir adam camdan sarkmış, Muazzez arkasından çekiştiriyor, Tahsin Amca polislerin yanında sessiz sessiz ağlıyor, mahallede perdeler arkasında belli belirsiz gölgeler fısıldaşıyordu. Dondum kaldım. Sonra ne mi oldu? Polislerden ikisi apartmandan içeri daldı, İhsan’ı güçlükle dışarı çıkardılar. Kuvvetliydi İhsan. Kafası vücuduna göre büyüktü ya da eğri duruşundan o gece bana öyle geldi. Gözleri kocaman. Korktum biraz. Polis otosuna bindiremediler onu bir türlü. Sonra mahalleden nereden çıktığı belli olmayan delikanlılar geldi, güç bela soktular arabanın kapısından içeri ve İhsan’la polisler sessiz sedasız karanlığın içinde kayboldular. O gece Mukaddes’le Tahsin Amca’yı sakinleştirmek bana düştü. İhsan’ın hikayesinin tamamını da o gece öğrendim. Mukaddes’in İhsan hakkında söyledikleri tamamıyla doğruydu. “Eksiği yok fazlası var,” dedi Tahsin Amca. “İhsan manik depressif. Hastalığı lise yıllarında ortaya çıktı ama biz geç anladık. Delikanlıdır, geçer dedik ama öyle değilmiş. Bir gün üniversitede kriz geçirmiş. Arkadaşlarıyla öğretmeni hastaneye kaldırmışlar İhsan’ı. O gün bugündür de yaşantımız İhsan’ın iki atak arasında geçen zamanını geciktirmeye çalışmakla geçiyor. İlaçlarını alırsa sorun yok ama ilaçlarını almak istemiyor. Daha bu akşam yastığının altında beş tane hap buldum. Beş gündür ilaçlarını içmemiş.”

O gece belki bırakıp gitmeliydim bu evi. Uykusuz geceler, ardından yoğun bir iş temposuna hazır değildim. Ama kolayı hiçbir zaman seçmedim ben. Bu insanlara kısa sürede bağlanmıştım. Hem bu kadar iyi konumda bir ev nasıl bulacaktım? Kaldım. Ama benim için hiç kolay olmadı onlarla yaşamak. Sonraları alıştım. Her ay en az bir kere uykumdan bağırışlarla uyanıyordum. Ya da bazı geceler Mukaddes bana gelip ağlıyordu. İhsan gece yarısı balık adam kıyafetleriyle boğaza dalmaya gidiyor, polisler getirmezse sabah kendi geliyordu. Kadıncağız o gelene kadar meraktan ölüp ölüp diriliyordu. İhsan’la aramız da iyi değildi başlarda ama benim çikolata ve tiyatro merakım ilgisini çekince yıldızlarımız barıştı. Bir gün Harbiye Muhsin Ertuğrul’un kapısında oyun arasında sigaramı tüttürürken İhsan belirdi yanı başımda “Ateşin var mı?” diye sorarak. Çakmağımı uzattım hemen. “Tanıdın değil mi?”dedi. “Elbette tanıdım seni,” dedim. “Pardon, sizi.” diye düzelttim sonra. İhsan kendisine “sen” diyenlerden hoşlanmazdı. Sigarasını yaktı, çakmağı geri uzattı. İleri yürüdü. Sonra birden geri dönüp “Haldun Taner’in bütün oyunlarına gelirim.” dedi. “Öyle mi?” dedim zoraki gülümseyerek. Konuşmaya pek niyetim yoktu. Korkuyordum ondan biraz galiba. Yerinde duramaz bir hali vardı hep. Cümlelere başlayıp yarıda bırakıyor, başka bir konuya atlıyordu hemen. O yüzden de onunla bir sohbeti devam ettirmek zordu. Yine de “Benim de en sevdiğim tiyatro yazarlarındandır.” diye sürdürdüm konuşmayı. Çıkışta eve beraber döndük. O gün çok farklıydı İhsan. Yol boyunca, Haldun Taner’i ve oyunlarının özelliklerini anlattı. Bu kadar çok şey bilmesi beni hayrete düşürmüştü. Hayranlıkla dinlemiştim onu. Bir gün de Mukaddes’le sabah kahvemizi içerken “çikolata yok mu?” demiştim. “Biz de çikolata durmaz,” dedi Mukaddes, “İhsan bayılıyor çikolataya.”

“E o zaman bende var” deyip evdeki iki paket çikolatayı kapmış getirmiştim. O ana kadar evde olduğundan bile haberdar olmadığım İhsan, kafasını mutfaktan içeri uzatmış, elimdeki iki paketi de “Aaa ne oluyor?” dememe bakmadan kapıp gitmişti. Mukaddes özür üstüne özür dilerken ben İhsan’ın çocukça davranışına kahkahalarla gülmüştüm. Sonra Mukaddes’e her gidişimde İhsan için de bir paket çikolata götürdüm.

Kapıyı açtım. Mukaddes’in çığlıkları devam ediyordu. Her zaman yaptığım gibi mutfağa yöneldim. Abur çubur dolabından bir paket fıstıklı çikolata kaptım. İhsan’ın en sevdiği çikolata çeşidi! Merdivenleri hızla ikişer ikişer indim. Mukaddes’i farkettim önce. Ağlıyordu yine. Ah şu kadıncağızın çektiği! Tahsin Amca yoktu, lokale gitti herhalde diye düşündüm, cumartesileri onun briç günüydü. İhsan duvar dibindeydi, iki eli de kapıcımız İdris’in boğazında. “Bana sen demeyeceksin, siz diyeceksin! Kaç kere söyleyeceğim ulan!” diye bağırıyor.

İdris bu apartmana gelen kaçıncı kapıcı! O da kaçıp gidecek herhalde. Adamcağız bir konuşabilse! Ama hırıltıya benzer sesler çıkıyor ağzından. Yaklaştım, “İhsan,” dedim yavaşça, “Bırak adamcağızı. Yanlışlıkla demiş olamaz mı? Hem bak ben sana fıstıklı çikolata getirdim. Bunu ye, sonra sakince konuşalım.”

İhsan bir bana bir elimdeki çikolataya baktı. Elleri gevşedi önce. Sonra hiçbir şey söylemeden çikolatayı kapıp apartman kapısını açıp kaçtı. Mukaddes, ben ve İdris arkasından öylece bakakaldık.

Aysen Eser Saraçoğlu