Mustafa Seyfi, 1991, İzmir-Karşıyaka doğumlu bir şair. Üçüncü yapıtı Günah Çıkarma ile yaradılışı milat alan dünyevi sorulara karşılık arıyor şiirlerinde. Dökülen, Yıkılan ve Dirilen bölümleri, bu anlamda birbiriyle ilişkili duyarlıklar üretiyor toplamda.

“Muzaffer İlhan Erdost anısına” ithaf edilmiş kitabın ilk şiiri “Broşür ve Ölüm”de ilginç bir tanımlama var, dünyaya karşılık gelen malum “su ülkesi”ne dair:

“üzerine kıtalar serpiştirilmiş
yeryüzü diye saçmalanan bir şey su ülkesi” (s. 11)

Broşür dağıtırken vurulan bir kardeş ağıtı gibi görünen şiir, “okullarda bilmemek öğretilmiş uslu bir vatandaşım” (s. 12) dizesi doğrultusunda, bilmekle yapmak arası dehşeti işliyor aslında.

Kana ve gözyaşına bulanan şimdiki zamanın figüranları, “sondan başlanarak yazılan / ucuz bir şiirdi onların hayatı” (s. 13) saptamasından ibaret. Şairin savaşı kargışlayan ters bakışında geride kalanlar, “tarihi yazanlar” diye işaretlenmekte! Çünkü “sağ salim oğullar için” günlere çentik atanlar sadece onlardır.

Jül Sezar’ın aksine –her türlü yayılmacılık ve mezalimden uzak duran– Veni Vidi Victus (Geldim Gördüm Yenildim) başlıklı şiir, “su ülkesi”ni “yenilgiler ülkesi olarak işaretliyor bir yerde. Böyle bir ortamda günah çıkarmayı, “nasırı yakılan dağlanmış bir yük çocukluğum” diyen sesin ironisi olarak yorumlayabiliriz. Belleği buzhaneyle eşitleyen dondurulmuş bir çocukluğun günahı ya da suçu ne olabilir ki? Kelepçenin ve kızgın demirin sahipleri bellidir dizeler arasındaki ağır havada. Ki, “babam öldü / herkes gibi dipsiz bir çukurun / suskunluğuna gömdük onu” (s. 30) esmerliğiyle öne çıkan Ağıt adlı bir baba şiiri de aynı yastan alır payını. Dahası içerisiyle dışarısını aynı yolla birleştiren Yolculuk şiirinde, bireyi allak bullak eden hep bir uçurum imgesi dolaşır.

Mustafa Seyfi

Kuşkusuz böylesi bir kasvetli ortamın, insanı mıh gibi çivileyen ağır bir yalnızlığı olacaktır. Miyop şiirinde yer alan, “hayatın miyobuyum ıskarta bir adamım / şehrin yakasına iliştirilmiş paslı bir rozet / otoban yamacında yağmura hasret bir ağaç / gibi yalnız, değil yalnız, belki yalnız / cesedimin üzerinde çivileri sökülmüş kanlı bir haç” (s. 37) dizelerine gelindiğinde sorun inceden inceye anlaşılır sanırım.

Buradan hareketle insanı küçücük yaşlardan çıkmaza gömen, edilgenliğe ve ölüme yakın ideolojide bir sakatlık olduğu açıktır. “çünkü ben de değiştirirdim dünyayı küçükken / sonra büyüdüm, alıştım, yabancılaştım” (s. 43) diyen o solgun çığlığın uzantısında bir hayal çöplüğüne dönmüştür gelecek tasarımları.

Proletarya Mersiyesi ve Ötenazi Fragmanları gibi kente düşen fotoğrafları işleyen şiirlerde hep bir mutsuzluk egemen. Yani ilk şiirdeki, “işçiyim / yalnız hafta sonları dirilip / her pazartesi yeni baştan ölenler” (s. 19) söylemiyle İzmir’den izler düşüren ikinci şiirdeki, “günün ilk saatlerinde öldü bu şehir en çok: / merhaba izmir” (s. 50) söylemi arasında pek fark yok. Sadece ve sadece kalıba girmiş bezgin yaşantılar topluluğu var. Hatta bu benzerlikten ortak bir kimlik çıkarabiliriz rahatlıkla. Sözgelimi “Soluk Zenci” gibi bir yakıştırma çoğumuzu ilgilendirir:

“zamandan azade, izmarit sönüğü bir zenciyim
yaralıyım, yaralarım tenimden siyah
dilim yasak, dinim yasak, rengim yasak” (s. 58)

İnanmazsanız, kalıba girmenin düşünsel boyutunu başka bir açıdan yorumlayabilirsiniz:

“her sabah beş
balyalanmış gazetelerin mürekkep kokusu
her sabah aynı titizlikle
dağdan ovaya indirilen sürmanşet yalanlar” (s.75)

O sürmanşet yalanlar ki zamanla birikir, kemiksi bir doku oluşturur üstümüzde. Ha yabancılaşma demişiz ha yalanlaştırma, ne fark eder?

Günah Çıkarma’da sıralanan onca olumsuzluğa bakıp da umutsuzluğa kapılmayınız sakın! Umut olmasa şiir de olmaz! Ancak itiraz hakkımızı kullanarak karşıtlığımızı geliştirmemiz gerek. Öncelikle kokuşmuş benzerliğin dilini bir kenara koyacağız ve şairin yeni bir dil geliştirmekten söz ettiği Kağıt Fener şiirinin, özellikle son dizelerine kulak vereceğiz:

“saçağa asılı
bir kağıt fener uğulduyor boşlukta
masmavi uğulduyor, dağ taş ağaç uğulduyor
john lord can çekişiyor lambalı bir radyonun terazisinde
çiğnediğim sözcüklerden
yepyeni bir dil yaratıyorum kendime” (s. 76)

Kısacası, yepyeni bir dil eşiğinden geçerken şiir kılavuzunuz olsun!

Ahmet Günbaş