Sabri Safiye ile “Tüylü Bir Uzaylı Macerası” adlı çocuk romanı hakkında konuştuk.

Tuğba Gürbüz

Tüylü Bir Uzaylı Macerası Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan ilk çocuk romanınız ancak ilk kitabınız değil. Öncesinde geçtiğimiz yıl Türkçe ve Arapça olmak üzere çift dilli basılan ve saha çalışmalarında kullanılan Aydaki Tavşanlar adlı çocuk kitabı var. Sizi bu kitabı yazmaya götüren süreç, yazım aşaması ve akabindeki tanıklıklarınızla başlamak istiyorum.

Çocuklar benim için her zaman çok ilgi çekici olmuştur. Bunu, hayatında ilk kez gördüğü bir şeye şaşırarak bakan bir turist gibi söylemiyorum. Aksine, kendiniz ve dünya hakkında şüpheye düştüğünüz her anda, kapısında bekleyerek size yol göstermesini umduğunuz bir bilgenin karşısında duyulan sonsuz merak duygusuyla söylüyorum. Onların düşünce şekli, zihin açıklıkları, hayal güçleri bana her zaman unuttuğum şeyleri hatırlatarak yol göstermiştir. Bu sayede içimdeki çocuğa giden patikaları tekrar tekrar keşfedebildiğime inanıyorum. Her çocuk, yetişkinler dünyasında ayak bağı olarak görülüp hızla geride bırakılmaya ve unutulmaya çalışılan, oysa bence insana dair en keyifli kısımları oluşturan özelliklerin not edildiği birer akıl defteri gibidir. Bu nedenle çocuklarla göz hizasında ilişki kurmaya çalışmak, çok eskiden beri oldukça sık başvurduğum bir yöntem. Fakat onlar için yazmam, tam tersine, son derece yeni bir şey. Beni yazmaya yönelten olgu, savaşın evlerinden, mahallelerinden, oyun oynadıkları sokaklardan, hatta ailelerinden koparıp, bin bir acı ve korkuyla dört bir yana hoyratça savurduğu çocuklarla karşılaşmak oldu. Bu deneyim, benim için de korkutucuydu. Çünkü bir çocuğun içindeki umudun ve neşenin solup gittiğini apaçık görmek, hayal edebileceğiniz endişelerin en büyüğüdür. O zaman, onlarla eşit bir diyalog kurabilmek ve umutlarını, neşelerini tekrar canlandırabilmek için bir şeyler yapmak ihtiyacını derinden hissettim. Bunu öğütler vererek yapamayacağım çok açıktı. Bir insana “neşelen!” diyerek onu neşelendiremezsiniz. Ben de bir hikâye kurgulamaya ve onlarla böyle konuşmaya karar verdim. Yetişkinler için savaş çok farklı tartışmalara konu edilebilir, ediliyor da. Ama bir çocuk için ne anlamlar taşıyabileceğini anlamak, insanı derinden sarsıyor. Sevgili Claude Léon’un resimleriyle birlikte Arapça ve Türkçe olarak hikâye edilen “Aydaki Tavşanlar” kitabının fikri böyle doğdu. Öyküyü tamamen, savaşın acımasız rüzgarına kapılarak kendini bambaşka bir ülkede, farklı dilde konuşan yabancı insanlarla çevrilmiş halde bulan bir çocuğa, yepyeni başlangıçlar için ihtiyacı olan cesareti ve dayanışmayı ilham edebilmek kaygısıyla tasarladım. Öykünün yazımı, benim yazmayı adeta yeniden öğrendiğim bir süreç oldu. Hem kurguyu hem anlatımı daha iyi hale getirebilmek için epey ter döktüm. Fikri başından beri gönülden destekleyen ressam arkadaşım Claude da bence harika bir iş çıkardı. Kitabın yazılma amacı ve iki-dilli niteliği, onu şimdilik sahadaki sosyal çalışmalarda kullanılır kılsa da elbette gelecekte tüm çocuklara ulaşabilmesini hayal ediyorum. Aydaki Tavşanlar benim için, yayınlanan ilk kitabım olmasının çok ötesinde bir anlam taşıyor. Ne yazık ki, kitabı okuyan çocuklardan geri dönüşler, sadece bu çalışmaları yürüten insanlar dolayımıyla olabiliyor. Onlar çocuklardan son derece olumlu tepkiler aldıklarını belirtiyorlar. Bu elbette sevindirici bir şey ve açıkçası beni de yeni öyküler, romanlar yazma konusunda cesaretlendirdi.

Kariyerinize baktığımızda uzun yıllar sinema sektöründe çalıştığınızı, yönetmen yardımcılığı yaptığınızı, animasyon konusuna yoğunlaştığınızı görüyoruz. Bu deneyimler anlatım dilinize de yansımış hiç kuşkusuz ve Tüylü Bir Uzaylı Macerası sinematografisi yüksek bir kitaba dönüşmüş. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Doğru bir tespitte bulunmuşsunuz. Yıllarca film diliyle düşünmek, yazı dilime de etki etmiş gibi görünüyor. Açıkçası yazdıklarımı öncelikle görsel olarak, adeta üç boyutlu olarak hayal ediyorum. Olaylar, duygular ve düşünceler zihnimde daima bir zaman-mekân matrisi içinde şekilleniyorlar. Eğer metinde iki kişi konuşuyorsa, onların mimikleri, beden hareketleri, birbirlerine yansıttıkları enerji gözümde canlanıyor. Sanki o anı yaşayıp seyrediyorum ve gördüklerimi anlatıyorum. Anlatının iç ritmi, zamanın yavaşlayıp hızlanması, önceye sonraya uzanmalar, mekânlar arasındaki geçişler, kurgunun çizgisel yapısının bozularak sarmallaşması vb. bütün bunlar bana film alanındaki hem pratik hem teorik uğraşlarımdan kalan birikimler. Sanırım bu kişisel tarihçe, anlatımda sinematografik dediğimiz niteliği güçlendiriyor. Ama yine de altını çizerek belirtmek isterim ki, edebiyatın, bir film akışının anlatımından çok daha fazla bir şey olduğu fikrindeyim. Edebiyat, görselleştirmenin ve kurgunun ötesinde, sadece kelimelerin ve cümlelerin dünyasında var olabilen bir güce sahip. Bu gücün, tek anlamlılığın asla ifade edemeyeceği cevapsız sorular dünyasına açılabilmek gibi bir ayrıcalığı olduğunu düşünüyorum. Uzun lafın kısası, benim gözüm ve gönlüm, edebiyatın bu gizemli gücünü daha fazla kullanabilmekte. Bu anlamda daha yolun başında olduğumu düşünüyorum.

Sabri Safiye

Tüylü Bir Uzaylı Macerası iki koldan ilerleyen bir hikâye. Bir tarafta karlı bir günde okuldan çıkmış servis beklerken uzaylılarla karşılaşan dört çocuk, diğer tarafta kedili bir kadının iş yerinde kendisini ziyaretinin ardından rahatsızlanan başarılı ve çalışkan CEO ve ona neler olduğunu anlamaya çalışan patronu… Gerisi hızlı bir polisiye… Kayıp bir kedinin peşine düşen iki ayrı grup ve zamanla kıyasıya yarış okuru da hızla anlatının içine çekip alıyor. Bunca hız içinde akışı bozacak, okuru şüpheye düşürecek aksaklıkların doğmasını engellemek büyük bir çaba olsa gerek. Yazarken nelere dikkat ettiniz?

Tüylü Bir Uzaylı Macerası içinde yolumu kaybetmemek, çıkmaz sokaklara sapmamak, tökezleyip çuvallamamak için kullandığım iki yordam oldu. Öncelikle neyi hangi tonda anlatacağımı, yazmaya başlamadan önce bilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Yani bol bol düşündüm. Bu sayede anlatının dünyası henüz yazmaya başlamadan önce, ana hatlarıyla kurulmuş oldu. Yazma süreci, bu ilk tasarımda ister istemez bir dizi değişikliğe yol açıyor. Anlatı detay kazandıkça, tasarlanmış olan o ilk dünyanın ana caddelerinde bir dizi ara sokak çıkıyor karşınıza. Bazıları çok cazip olsa da çıkmaz olduklarını anlamak uzun sürmüyor. Bazıları ise sizi yepyeni dokularla tanıştırıp keyifli sürprizler yaratıyorlar. Bir de elbette, sokakları ve caddeleri öngörülemeyecek şekilde birbirine bağlayıveren pasajlar. Bu yolculuk tamamlandığında ikinci safha devreye girdi: Acımasız bir eleştirmen olarak yazdıklarımı okumak. Okumak, değiştirmek, silmek, yeniden yazmak. Aksayan, tıkırdayan, iki yakası bir araya gelmeyen yerlere çözümler düşünmek, buluşlar yapmak. İtiraf edeyim, çalışmanın bu kısmı da, yani anlatıyı bir çömlek tornasındaki yumuşak kil gibi döndüre döndüre geliştirmek, pürüzsüzleştirmek, bana en az ilk yazma eylemi kadar keyif verdi. Demem o ki, benim için yazmak, bir ilham rüzgârıyla tek seferde başlayıp biten bir süreç değil. Daha çok, dönerek daireler, spiraller çizmeyi göze aldığınız, molalar verip soluklandığınız sürprizli bir keşif gezisi gibi.

Hikâye de çok katmanlı diyebiliriz. Yüzeyde çocukların ilgisini çekecek bir polisiye kovalamaca, Jelibüs adında mekânları ışık hızında kat eden bir uzay aracı gibi ilgi çekici ayrıntılar varken altta seçim yapmak, seçimlerimizle yüzleşmek, hayvan deneyleri, insanları ayıran sınırlar ve milliyetler gibi meseleler dip suyu gibi usul usul akıyor. Kitap yayımlanalı kısa bir süre geçti ancak çocuk okurların yorumlarını merak ediyorum. Size gelen geri bildirimler nasıl? Çocuklar neye bakıyor, ne görüyor?

Belirtmeliyim ki, bu dip katmanları özel bir çabayla oluşturmadım. Kitabın temel fikri etrafında şekillenen karakterler ve olaylar, onların içinde yer aldığı dünya, bu katmanları kendiliğinden anlatıya taşıdı. Galiba kitaptaki bütün karakterler benden bazı parçalar taşıyor. Bu nedenle olsa gerek, benim dert edindiğim şeylere onlar da kayıtsız kalamadılar. Maalesef çok merak etmeme rağmen, kitabı okuyan çocuklardan henüz geri bildirim alamadım. Hem kitabın yeni yayınlanmış olması, hem tatil dönemine denk gelmiş olmamız, çocuklarla buluşmak ve onların yorumlarını ve sorularını dinlemek için biraz daha sabretmemi gerektiriyor. Ama emin olun, bu bekleyiş benim için o kadar kolay bir şey değil. : )

Siz çocukken nasıl bir okurdunuz? Neleri okumaktan hoşlanırdınız?

Ben çocukken, en veciz ifadeyle, iştahlı bir okurdum. Neredeyse her hafta sonu kitapçıya gidip yeni bir kitap almayı ve onu yer gibi okuyup birkaç günde bitirmeyi iple çekerdim. Elbette benim çocukluğumda internet ve bilgisayar oyunları yoktu. Görsel-işitsel kültür ürünleri bu kadar bol, çeşitli ve kolay ulaşılabilir değildi. Bu nedenle, kitapların beni bu derecede cezbetmesine şaşırmamak gerek. İlgimi en fazla çeken kitaplar, ister bir ıssız adada, ister bir şatoda veya bir ormanda geçsin, kahramanları ister çocuklar, ister büyükler veya hayvanlar olsun, maceralı arkadaşlık kurgularıydı. Tüylü Bir Uzaylı Macerası’nın da dört arkadaşın (aslında köpek Ramses’le birlikte beş arkadaş) başından geçen bir macera olması tesadüf sayılmamalı. Sanırım arkadaşlık ilişkileri ve özellikle çocukların önemli bir zorluğu aşmak için kafa kafaya vererek dayanışmaları en başından beri benim ilgimi çeken bir tema.

Her yazar yazın hayatı boyunca hep aynı meseleyi yazar, derler. Sizin de bu temalara geri döneceğiniz ön kabulüyle tüm bu meseleler yazılmak için kendilerine yeni hikâyeler ve kahramanlar bulmaya başladı mı?

Sorunuzun net bir cevabı var: evet. Hatta bazıları yazıldı bile. Bazılarıysa henüz birer fikir olarak zihnin çömlekçi tornasında dönüp duruyor. Umuyorum, bir aksilik olmazsa, önümüzdeki aylarda yeni bir kitap daha çocukların beğenisine sunulmuş olacak.

Güzel sorularınız ve bu keyifli sohbet imkânını sağladığınız için teşekkürler. : )