Kadıköy’den Balıkesir’in Burhaniye ilçesine taşındığımda ilk zamanlar kendimi çokça yalnız hissettim. Yaz sezonu bitmiş, çocukluk arkadaşlarım gitmiş, ben de yazılarıma gömülmüştüm. Haftalar aylar geçti bir dost yüzü görmeyeli. Dışarı çıkıp birkaç kadeh içmek istiyordum ama burada ulaşım çok pahalı. Hem sezon kapanınca geç saatte vasıta da bulamazdım. Üstelik, zaten pahalı olan alkol, turistik yerlerde çok daha pahalıydı. Meydana yakın bir sokaktan yürürken bir dükkânın vitrininde şöyle yazıyordu: Ender Birahanesi. Bebek mavisi renkli duvarlarda tekne resimleri vardı, Bir gönül sayfası daha kapandı çalıyordu. Bildiğimiz eski tip semt birahanesi yani. Sahibi Mustafa Abi’yle kısa sürede ahbap olduk. Yeni taşındığım bu yere dair bilmediklerimi sabırsızlıkla ona sorarken bir adam geldi: Kısa boylu, yuvarlak gözlüklü, bembeyaz tenliydi. Boyu kadar bir sırt çantası vardı. Arkamdaki masaya geçti. Semt birahanesinde herkes kısa zamanda dost olur, masadan masaya sohbet başlar. Yeni gelen adam edebiyat mezunu olduğumu öğrenince sohbet etmeye koyulduk. Söz Köprüaltı’ndan açıldığı vakit karşılıklı oturduk. Karşılıklı oturunca onu daha iyi seçtim: Yüzü bembeyazdı ama derisinde birtakım izler taşıyor, bir elini kullanamıyordu.

İşte Metin Günen’le böyle tanıştım. Yangında annesini kurtarmak isterken o da yanmış, altı ay hiç kıpırdamadan hastanede yatmış. Tavandaki havalandırma deliklerinin her ayrıntısını ezberlerken Ben ne yangınlar gördüm şarkısını kafasının içinde söyleyerek hayatı alaya almış. Ben bunca acıyı hazmetmeye çalışırken üstüne bir de Eroin Güncesi’nin yazarı Kanat Güner’in eski eşi olduğunu öğrenince ne diyeceğimi bilemedim. Refleks olarak “Kitaptaki Çetin sensin demek!” dedim sadece. Alt-kültür kuşağından biri. Kitabın başlarındaki okur yorumlarına denk düşen bir adam:

Eroin Güncesi” ülkemizde çok az işlenen, 90’lı yılların üniversite gençliğinin karşı karşıya kaldığı baskılar, değer yitimi, kavramların içeriğinin boşaltılması, amaçsız eğitim ve toplumsal ahlakın çöküşünü anlatıyor aslında. (s. 11)

***

Kanat Günen 1970, Muş doğumlu. 1987 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesini kazanıp İstanbul’a taşınıyor ve tiyatroyla ilgilendiği sıralar eroin bağımlısı oluyor. 1997 yılında yayımladığı Eroin Güncesi kitabı –herhalde şimdilerde 50. baskıya ulaşmıştır– büyük yankı uyandırıyor. Ancak kitap yayımlandıktan 13 ay sonra, 28 yaşındayken, 4 Nisan 1998’de Taksim İş Bankası Sanat Galerisi’ndeki imza gününün akşamında Beyoğlu Sineması’nın tuvaletinde aşırı doz alarak hayata veda ediyor. Nitekim kitabın önsözünü yazan Güldal Kızıldemir “Ölümü bir seçim miydi, yoksa bir kaza mı?” diye sormakta. Yine kitabın önsözünde vurgulandığı üzere yaşantısıyla, seçimleriyle değil yazarlığıyla anılmak isteyen Güner, gündeme maalesef uyuşturucuyla geldi, halk onu “Reha muhtarın yanındaki kız” olarak tanıdı. Oysa kitabın uyuşturucudan, seksten, maceradan öte bir ruhu vardı. Metin Güner’e bu ruhu sordum. Cevabı hesap koçanlarına yazarak verdi:

“hiç aynı kitabı birlikte okudunuz mu

ben aynı kitabı birlikte yazmaktan bahsediyorum

bir resim çizsek diyorum beraberce

içinde hepimiz olsak

süregiden bir olgudur. yaşanmış yaşandı, ölen öldü…

bir şey yazmak istediğim zaman, herkes gibi neyi yazmam gerektiğine dair düşünürüm.

bir kitap, korsan baskılar hariç, 44 baskı yapar mı?

yaparsa neden yapar?

evet, kitabı didaktik bulup “evlat bunu sakın yapma, bunları yaşama!” diyen bir grup olduğunu biliyorum.

buna kendi aile fertlerim dahil.

ama asıl nokta: kitapta aşk, sevgi, seks, kin, macera, intikam, toplumsal baskı, aile sorunları, yeniyetmelik açmazları çerçevesinde;

“brezilya dizilerini aratmayan, yaşamak istediğim ama götümün yemediği her şey bu kitapta” diyen bir güruh olduğunu da biliyorum.

peki neydi kitabı bu günlere taşıyan?

sanıyorum bir nesli ve o neslin en keyifli günlerini anlatması.

(bunu, Christiana F. gibi annesin gözlemleri üzerinden değil, kendi itirafları üzerinden yazması)

ve aslına bakarsanız günümüzde de pek fazla bir şeyin değişmemiş olması.

bir şeyin altını çizmek gerekir;

bizler meydan okumuyorduk;

aksine, aklımıza gelecek son şey, hatta aklımıza gelmeyecek tek şey tam da buydu.

biz uyum sağlamaya, normalleşmeye çalıştık,

kendi halimizde, kendi çapımızda yaşamaya uğraştık.

ama uyumsuzduk, arızaydık.

size zarar vermeden, yaşama karışmaya çabaladık

lakin beceremedik.

biz mi sizin kıyınızda yaşamayı beceremedik yoksa, siz mi bize kıyınızda yaşama izni vermediniz? o ayrı bir soru…

ama aradan yıllar, koca koca yıllar geçti.

birimiz emekli oldu kendi köşesinin dervişi olup çekildi.

birimiz yenildi, şimdilerde evsiz barksız yaşıyor.

en başarılımız reklamcı oldu fakat annesine yalan söylüyor, güya genelevde piyano çalıyormuş…

beni sorarsanız sizden birini kurtarmak isterken yandım. (yüzde yetmiş yandım, bana verdikleri engelli raporu %94)

benimle beraber o kitap da yandı.

haa, ben o kitabı her aradığımda buluyorum.

yeniden yeniden okuyorum.

ama sorum şu arkadaşlar:

o kitap neden yazıldı ve

kaç baskı daha yapacak?”

***

Klasik anlamda röportaj yapmayı bu yüzden tercih etmedik işte. Gece çöktü, Mustafa Abi “Hayde, düğüne gidiyoruz gari” diyerek kapanış saatini belirtti, son yudumlar içildi ve birahane kapandı. Metin Abi sahile yollandı, ben evime.

“Ama onu seviyordum. Demek ki hep onunla olmak isteyecektim. Yani evli olmamızın hiçbir mahsuru yoktu. Bu mantık zincirinin sonu elektrikli sandalyeye varacak kadar tehlikeli hale gelebilir tabii. Ben sadece evlenmekle yetindim. Bahanelerimizden biri de elimize geçeceğini düşündüğümüz bir miktar paraydı.” (s. 36)

Zihnimde halen Bir gönül sayfası daha kapandı çalıyordu…

Metin Yetkin

Alıntılar: Kanat Güner, Eroin Güncesi, MB Yayınevi, 2008.