Afrika’daki köle ticaretinin yaklaşık 364 yıllık bir tarihi var. Sadece 1801-1866 yılları arasında 3.873.600 kölenin Afrika’dan Avrupa ve Amerika’ya götürülüp satıldığını düşünürsek bunun 364 yıldaki karşılığını tahmin etmek bile insanı ürpertmeye yeter. Zira köle olarak yakalananların yanında, bir de kaçarken yahut savaşırken öldürülen ya da yolda çeşitli hastalıklar yüzünden hayatını kaybeden daha nice insandan söz etmek mümkün.

Amerikalı antropolog Zora Neale Hurston bundan yaklaşık 100 yıl önce eşine az rastlanır bir çalışmaya imza atarak Baraka: Son “Köle Kargosunun” Gerçek Hikâyesi adlı bir kitap yazdı. Baraka’yı değerli kılan şey sadece işlediği konu değildi, Hurston bu kitabı o gemideki kölelerden biriyle görüşerek hazırladı…

O kişi Cudjo “Kossola” Lewis’di.

SİYAHLARI KÖLE YAPAN SİYAHLAR

Kitabı kabaca üç bölümde değerlendirmek mümkün; ilki kölelik öncesi Afrika Dönemi, ikincisi kölelik ve Amerika Dönemi, üçüncüsü de özgürlük ve özgürlük sonrası. Beri yandan Baraka’yı Kossola’nın tanıklığında, onun deneyimleri üzerinden okuduğumuz için kitabı bir biyografi olarak da görebiliriz.

İlk kısımda Kossola bize Afrika’daki genel atmosferi anlatır ki bunun ilk belirleyeni bölgedeki siyasal durumdur. Afrika irili ufaklı kabilelerden oluşan görece özerk bir sisteme sahiptir. Örneğin küçük suçlar kabile içerisinde değerlendirilip çözülürken büyük suçlar bölgenin kralı tarafından yargılanır. Neyin suç olup neyin olmadığı meselesi de bize onların kültürünü anlatır. Temelde kısasa kısasa dayalı bir yargı sistemi göze çarpar. Zina, hırsızlık vs. gibi suçların yanında paganizmden kaynaklı büyülere, zehirlere yorulabilecek durumlar da mevcuttur.

Bu kısımda köle ticaretine dair önemli bir gerçekle karşılaşırız. O da bu işi yapanların sadece beyazlar olmadığını gösterir bize. Zira Afrika’daki insanları kaçırıp köle olarak beyazlara satanlar genelde siyahlardan oluşur. Bunu da güçlü bir kabile, çeşitli bahanelerle diğer bir kabileye saldırarak yapar. Kossola bu kısımları büyük bir acıyla anlatır, çünkü onun da kabilesinin basılıp köle olarak kaçırılması benzeri bir hikâyeye sahiptir. Bu hikâyede kaçmaya çalışan herkesin kafaları kesilir, kesik kafalar bele bir kemer gibi yan yana bağlanır ve zafer kutlamalarında birbiri üstüne yığılır.

“BENİ ÖZGÜR BIRAKTIKLARI GÜN NE SEVİNMİŞTİM!”

İkinci kısım da böylece başlar. Kossola’nın da aralarında bulunduğu kadınlı erkekli 110 köle kafa başı 50-60 dolardan satılarak Clotilda adlı gemiye bindirilir ve Kaptan Foster’ın komutasında yola çıkılır. Yol yaklaşık 70 gün sürer. Bunun en temel sebeplerinin başında köle ticaretinin İngiltere tarafından 1807’de, Amerika tarafından da 1808’de yasaklanmasından ileri gelir, ancak köle “ihtiyacı” sürdüğü için ticaret yasadışı yollarla devam eder. Kaptan Foster da bu yüzden İngiliz gemilerinden kaçmak için her yolu dener, nihayetinde köleleri başka bir gemiye bindirerek Clotilda’yı yakar.

Yolculuk bitip de Amerika’ya vardıklarında köleler güneyli toprak sahiplerince satın alınırlar ve karın tokluğuna çeşitli plantasyonlarda çalıştırılırlar.

Kossola burada enteresan bir şeyden söz eder. Orada köle olarak doğan siyahların, Afrika’dan yeni gelenleri “vahşiler” diye aşağıladıklarını söyler. Hatta bu durum sadece kölelik döneminde değil, özgürlük günlerinde de devam eder. Beyazların yaklaşımıysa zaten ortadadır. Biz de böylece köleliğin ortadan kalksa dahi ırkçılığın –hâlâ– sürdüğünü görürüz. (Ki bu durum siyahlar arasında derilerinin koyuluğuna yönelik de kendini hissettirir.)

Ve sonra gün gelir, kölelik sona erer…

12 Nisan 1865. Yanki askerleri karaya çıkıp gemiye yakın ağaçlardan dut yediler, annadın mı? Sora bizi gemide görüp, “Artık orda kalamassınız,” dediler. “Özgürsünüz, artık burda kalmanız gerekmiyor.” Yarappim! Çok sevinmiştim. Askerlere, “Nereye gidelim?” diye sorduk. “Bilmiyoruz,” dediler. Bize, “İstediiniz yere gidin,” dediler. “Artık köle diilsiniz,” dediler.

Amerikan İç Savaşı’nın ardından kölelik ortadan kalkınca bu insanlara ne oldu peki?

Kitabın üçüncü bölümü işte bu soruya bir cevap niteliğindedir. Köle olmamak, özgürleşmek tabii ki müthiş bir şeydir, ama ceplerinde beş kuruş parası olmayan bu insanları, kalacak yerleri, yiyecek yemekleri olmadan bırakmak başka birtakım sorunlar yaratır.

Kossola ve arkadaşları ilkin Afrika’ya dönmenin yollarını ararlar, ama onları götürecek bir gemi yoktur. Bilet alıp kendileri gitmek isteseler de bilet parası inanılmaz pahalıdır. Burada da üzerine ev dikip yaşayabilecekleri bir karış toprakları olmadığı için mecburen tek bildikleri iş olan plantasyonlara dönerler ve bu kez para karşılığında çalışmaya başlarlar. Sonra da binbir zorlukla biriktirdikleri parayla toprak satın alıp elbirliğiyle birbirlerine ev yaparlar. Evler bitince okullarını, kiliselerini inşa ederler. Öyle ki neredeyse devletten hiçbir yardım almazlar ve buraya Africatown adını verirler. (Alamaba’da yer alan Africatown şimdilerde bir anıt-müze şeklinde tarihî bir öneme sahiptir.)

Cudjo “Kossola” Lewis

BOZUK DİLİN ETKİSİ

Hurston Baraka’yı büyük zorluklar altında hazırlar. Bunun için aşması gereken belki de en büyük zorluk güvendir. Hurston, Kossola’nın güvenini kazandıktan sonra her fırsatını bulduğunda onun yanına gitmeye başlar. Hatta bazen çalışması gerektiği için Kossola ona birkaç gün gelmemesini söyler, ama Hurston yine de gider. Bu kez soru sormayacağım, yardım etmeye geldim, der.

Evet, kitap Hurston’ın Kossola’ya sorduğu sorular ve onun verdiği cevaplardan oluşur. Hurston giriş kısmı ve arada sorduğu ufak birtakım sorular, bölüm başları ve sonlarındaki ilaveler haricinde neredeyse hiç yoktur. Kitabın bütün sesi Kossola’ya aittir. O da bize çocukluğundan başlar, özgürleşip evlendiği, çoluk çocuğunu kaybettiği son günlerine kadar hayatını anlatır.

Hurston kitabı hazırlarken Kossola’nın sesini tam anlamıyla ortaya çıkarmak için takdir edilesi bir tercihte bulunur ve cevapları konuşma diliyle, olduğu gibi yazıya geçirir. Yukarıda verdiğim alıntıda da görüldüğü gibi bozuk bir İngilizce söz konusudur. Hurston bunun ideolojik bir karşılığı olduğunu öne sürer ki ona katılmamak elde değildir. Beri yandan da kitabın bu şekilde daha etkileyici olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Ancak Hurston’un bu tercihi döneminde pek hoş karşılanmaz. Hatta 1931’de anlaştığı Viking Yayınları, kitabı ancak bu “hatalar” düzeltildiğinde basacağını söyleyerek onu geri çevirir. Hurston yılmaz, başka yayıncılarla daha görüşür ama her seferinde eli boş döner. Sonra mı? Hurston bu kitabın yayınlandığı göremeden 1960’da dünyaya veda eder. Cudjo “Kossola” Lewis ise 1935’te…

Baraka: Son “Köle Kargosunun” Gerçek Hikâyesi Amistad Press tarafından 2018’de ilk kez yayınlandı. Geçtiğimiz günlerde de Özge Onan tarafından Türkçeye çevrildi ve İthaki Arşiv serisi kapsamında raflara girdi.

İthaki Arşiv’in beşinci kitabı bu. Serinin diğer kitapları da çok kıymetli. İçlerinden, Dr. W. C. Minor ve Dr. James Murray’ın kaleme aldığı Oxford Sözlüğü’nün ortaya çıkış hikâyesine dair yazdığım yazıya bakmak isteyenler buraya tıklayabilir.

Okan Çil