“Kızıl ile Kara”yı ya da “Beyaz Kale”yi neden bu kadar sevdiğimi açıklayabilmeyi çok isterdim. Şöyle madde madde somut gerekçeler sunabilmeyi… Beğendiğim roman ya da öykülerden geriye bana kalan genellikle hüzün ya da mutluluk oluyor. Soranlara diyecek pek bir söz bulamıyorum. Peki, bu yapıtları böylesine ayrıcalıklı kılan, birer sanat eserine dönüştüren özellikler nedir? Kelimeler, cümleler nasıl bir sırayla dizilmişler ki ortaya çıkan metin böylesine büyük olabilmiş? Bu büyüklükte kuşkusuz yazınsal dilin payı var.

Yazınsal Dil ve Çokanlamlılık

Fethi Naci’nin beş kitaptan (1359 sayfa) oluşan ve on yedi yıllık bir dönemi kapsayan “Eleştiri Günlüğü” adlı eserinde en çok karşımıza çıkan kavramlardan biri de yazınsal dil.

Bir başucu kitabı olarak kabul edilen ve Fethi Naci’nin de günlüklerinde birçok kez alıntı yaptığı “Okuma Uğraşı” adlı eserde Akşit Göktürk bu kavramı şöyle açıklıyor: “Yazınsal dil… bir sözde açıkça söylenmeyen şeyin, o sözün kullanıldığı bağlamdan çıkarılabileceği ilkesiyle ortaklık taşır. Söylenmeyenin söylenenden çıkarılabileceği ilkesi, yazınsal söylemin temelidir.”

Fethi Naci’nin, 13 Mayıs 1987 tarihli “Unutulmaz Bir Kadın Resmi” başlıklı günlüğünden alıntılayacağım bölüm konuyu daha iyi anlamamız bakımından faydalı olacaktır:

Açık söyleyeyim, Necati Güngör’ün hikâyeleri beni düş kırıklığına uğrattı. Bunun nedenini tek cümleyle şöyle anlatabilirim: Necati Güngör’ün hikâyelerindeki “yananlam” yokluğu, bu hikâyelerin gerçek sanat eseri katına ulaşmasını engelliyor. Açıklaması Fatma Erkman’dan: “Bilimden, gündelik dil üstünden geçerek, sanata doğru gidildiğinde, düzanlamla göstereni arasındaki örtüşme yavaş yavaş keskinliğini yitirir. Düzanlam keskinliğini yitirdikçe, aynı gösterene bağlı anlamların sayısı artabilir. İşte, bu aşamada ortaya çıkan bu değişik anlamlara yananlamlar diyoruz. Bilimsel keskinlikten uzaklaştıkça, başka iletişim dizgelerinde karşımıza çıkan anlam çeşitlenmelerinin ve yorumların sayısı çoğalır. Bu artışın en yoğun olduğu alanlar sanat dallarıdır. Sanat, bu anlam bolluğu nedeniyle yoruma açıktır! (…) Her sanat yapıtının, kendine özgü bir yeni şifresi, düzanlamın ötesinde bir ikinci okunuşu vardır. Bazen, bu okunuşların sayısı daha da çok olabilir.” (Göstergebilime Giriş, Alan Yayıncılık 1987, s. 73, 76)

Sartre’ın şu açıklamaları galiba daha “edebiyatça”: “Örneğin yazını bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır. Dil sanatçısı, üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir. (…) Felsefede her cümle tek bir anlam taşımalıdır. (…) Düşünüyorum öyleyse varım, cümlesi türlü yönlerde sayısız sonuç yaratabilir ama cümle olarak yalnız Descartes’in verdiği anlamı taşır. Buna karşılık Stendhal: Julien, Verrieres çan kulesini görebildiği sürece sık sık dönüp baktı, cümlesini yazarken romandaki kahramanın yaptığı hareketi dile getirmekte ama bununla hem Julien’in duygularını dile getirmekte hem de Madame Renal’inkileri anlatmış olmaktadır. Demek ki Düşünüyorum öyleyse varım gibi bir cümle kurmaktan çok daha zordur dört ayrı anlama gelen bir cümle kurmak.” (Milliyet Sanat dergisi, 4 Temmuz 1975, çeviri: Bertan Onaran).

Bu, bir hikâyedeki ya da romandaki bütün cümlelerin Sartre’ın örnek cümlesi gibi olması gerektiğini söylemek değil elbette ama hikâyeyi hikâye, romanı roman yapan, Sartre’ın belirttiği gibi, anlamca çok değerliliktir. Çünkü anlamca çok değerlilik, edebiyat eserinin özelliğidir. Anlamca çok değerliliği sadece sözcük düzeyinde aramamak gerek, çünkü “Bir metnin yalnız sözcük düzeyindeki değil, ses, tümce, tümceler bütünü düzeyinde de, bir dilsel birim, doğrudan doğruya belirttiği anlamın yanı sıra, birçok başka anlamı da sezdirebilir.” (Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı, 1979, s. 50)

“Hayatımı yazsam roman olur!” sözüyle niçin dalga geçildiğini yukarıdaki düşüncelerin ışığında düşünmekte yarar var. Necati Güngör, henüz hikâye dilini (kurmaca dili) yaratamamış; hikâyelerinin etki gücünden yoksun oluşunun temel nedeni bu.

Süslü Cümle Yazma Merakı

Fethi Naci o tarihlerde güncel edebiyatın izini sürerken “yazınsal dil”in yanlış anlaşıldığına vurgu yapıyor. Alıntı, 10 Mayıs 1989 tarihli “Romanın ve Hikâyenin Dili” başlıklı günlükten:

1950’li yıllarda, “süslü cümleler yapmak, hor görülen anlamıyla edebiyat yapmak” buyana atılmıştı; dilde yalınlık, edebiyatımıza egemendi; daha doğrusu, edebiyatımıza gerçekçilik egemendi ve gerçekçiliğin önemli bir niteliği de “dilde yalınlık”tı.

Artık öyle değil.

Romanda ve hikâyede yalın bir dili sürdürenler elbette var, ama “süslü cümleler” ve “edebiyat yapma eğilimi”, yeniden büyük bir yaygınlık kazandı. Eğretileme ve benzetme bolluğu, yalınlıktan uzaklaşma, süslü püslü yazmayı “imge kullanma” sanma yanlışı kiminle başladı Attila İlhan’la mı? Belki de bütün romanlarını okuduğum, bazı romanları hakkında yazılar yazdığım için ilk onun adı geliyor aklıma… Haco Hanım Vay’dan birkaç örnek vereyim: “…ayrıca çöl kargaları ki siyah matem mendilleridir”, “Düşen yıldızların üst üste imzaladığı, kalın ve ‘hâmûş’ Eylül karanlığında…”, “Yalnız mütehakkim, kurt gibi ısırmaya, “âmâde’ memeleri…”, “…dalgın havuzun siyah aynasında…”, “…şimşeğin mavi usturası, Çatalkaya’nın üstünde bileniyor.”

Birkaç örnek de başka yazarlardan:

“…sessizliğin buzsu camını keskin bir elmas gibi ikiye bölmüştü.” (Kamuran Şipal)

“Sonbahar bir ayrılık şiiri gibi sarmalamıştı beni…” (Erendiz Atasü)

“Perdeler kim bilir kaç yazdır amansız bir güneşi emmekten bitip tükenerek kavruk bir toz kokusuyla kalakalmıştır.” (İnci Aral)

Yazarlarımızın çabaları, yazdıkları romanları ya da hikâyeleri “yazınsal bir dil”le yazma kaygısı içinde olduklarını gösteriyor. Ne var ki “yazınsal dil”den anladıkları, genellikle, “edebiyat yapma” oluyor. Oysa “Yazınsal dil… bir sözde açıkça söylenmeyen şeyin, o sözün kullanıldığı bağlamdan çıkarılabileceği ilkesiyle ortaklık taşır. Söylenmeyenin söylenenden çıkarılabileceği ilkesi, yazınsal söylemin temelidir.” (Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı, s. 176)

Bir romanı, bir hikâyeyi edebiyat eseri yapan dil, Sartre’ın sözünü ettiği “çokanlamlılık”ı gerçekleştiren dildir: Budur yazınsal dil; süslü püslü, benzetmeli, eğretilemeli dil değil.

Fethi Naci’nin üzerinde durduğu bu “süslü yazma merakı” ile ilgili eleştirilerin yer aldığı diğer günlüklerden birkaç alıntı paylaşmanın sanırım tam da yeri.

4 Kasım 1996 tarihli “Gene O Roman” başlıklı günlükte “Sis ve Gece” adlı romanı eleştirirken sözü şöyle bitiriyor Fethi Naci:

Ahmet Ümit’in sürükleyici bir anlatımı var. Romanın en başarılı yanı bu. Ve bu, bir polisiye roman için çok önemli. Bu bakımdan Ahmet Ümit’in polisiye romanda yolu açık görünüyor. Ama “Dilim ölmek üzere olan bir kertenkele gibi kıvranıyor ağzımın içinde,” gibi lafları “yazınsal dil” sanıyorsa yanılıyor, bundan sonra yazacağı romanları böylesi komikliklerden arındırmasını dilerim.

4-9 Temmuz 1987 tarihli “Elveda Umut, Merhaba Korku” başlıklı günlükten bir bölüm:

Şu cümleler de Ayla Kutlunun romanından: “Işığından utanmış ve görünmez olmuştu güneş.” (s. 82) “Uçuç böcekleri uçurdun karanlık otobüsün içinde.” (s. 125) “…dağılan gelincik yapraklarına benzeyen kötü boyalı ağzını, senin vereceğin sevginin yağmur bulutlarını bekliyorum.”

Daha neler var…

“Süslü” dil başka şeydir, “yazınsal” dil başka!

Ayrıntının İşlevselliği

Fethi Naci “yazınsal dil”i ayrıntının işlevselliği üzerinden ele alıyor. Aşağıdaki alıntı 5 Mayıs 1991 tarihli “Cümle, Tümce ve Yazınsal Dil Üzerine” başlıklı günlükten:

Birtakım yazarlarımızın, yazınsal dil sanarak, süslü püslü cümleler yazmalarının nedenleri üzerinde düşünürken sonunda bunu, o yazarların yazarken sadece yazdıkları cümleyi düşünmelerine bağladım; yazdıkları cümlenin anlatının öteki cümleleriyle ilişkileri üzerinde düşünen çok az.

Geçenlerde, bir başka konu ile ilgili olarak, Mehmet Eroğlu’nun Yarım Kalan Yürüyüş (Can Yayınları, 1986) adlı romanını yeniden okurken altını çizdiğim bazı cümleler: “Deniz, umutsuz bir düşünce gibi kıpırtısız.”, “Saatlerdir bahçenin üstünde ince bir tül gibi salınan sessizlik Metin’in güçlü kahkahasıyla yırtılıp dağılıyor.”, “Ter, eriyen bir mum gibi boynumdan aşağıya toplanarak sırtımda toplanıyor.” diyor; yetmiyor, daha sonra da “Ter, ikinci bir deri gibi bütün vücudunu sarmıştı.” diyor. Bir iki örnek daha: “Bakışlarımı, kirpiklerimin ucunda titreşen görüntülerden koparıyorum.”, “Dudakları yorgun bir kirpik gibi aralanıp tekrar kapanıyor.” Neyse, daha epey var, ama bu kadarı yeter.

Bir romanı, daha doğrusu bir anlatıyı, günlük yaşamdan ayıran en önemli özellik, günlük yaşamın gelişigüzel hareketlerle, konuşmalarla vb. dolu olmasına karşılık, romanda en küçük ayrıntıya kadar her şeyin “işlevsel” olmasıdır; bunun için bir cümleyi roman cümlesi yapan şey, onun süslü püslü söylenmesi değildir, “söylemek istediği şeydir.”

Fethi Naci “yazınsal dil”in doğru kullanımına da örnekler veriyor günlüklerinde.

25 Mayıs 1997 tarihli “Foto Sabah Resimleri” başlıklı günlükten bir bölüme bakalım:

“Çaya Gelen Konuk” adlı hikâyede, polisin kovaladığı genç bir eve zorla girmiştir. Kendini ve çocuğunu düşünen evin hanımı genç adama iyi davranmaya çalışır, kahvaltı hazırlar. Ayşe Kulin, şöyle sürdürüyor hikâyesini: “Birinci dilimi kuru kuru yedikten sonra, ikinci dilime yağ ve reçel sürdü.” İşte “yazınsal dil” budur. Acemi bir hikâyeci, “O kadar açtı ki önce birinci dilimi kuru kuru yedi, sonraki ikinci dilime yağ ve reçel sürdü.” diye yazabilirdi, o zaman kullandığı dil, “yazınsal dil” değil, bir röportaj dili (kullanmalık dil) olurdu ve hikâyenin etki gücü yok olurdu. Sartre’ın sözünü de analım: “Örneğin yazını (edebiyatı) bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır, dil sanatçısı üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.”

7 Aralık 1986 tarihli “İmbatla Dol Kalbim” başlıklı günlükten bir bölüm:

Tarık Dursun’un “İmbatla Dol, Kalbim” adlı hikâyesinde şöyle bir cümle var: “Kerim önündeki şarap bardağının çatlak ağzında sıkıntıyla parmağını dolaştırıyordu.” Tarık Dursun, bu cümleyi yazarken, hem hikâye kişisinin yaptığı hareketi dile getirmekte, hem de meyhanenin üçüncü sınıf bir meyhane olduğunu, Kerimle arkadaşlarının fukaralıklarını anlatmış olmaktadır.

Yazınsal Dili Bozmak: Fazlalıklar

Fethi Naci, işlevselliği olmayan ve yazarı “yazınsal dil”in dışına iten metin içindeki fazlalıklara da eleştirilerinde yer veriyor.

23 Mayıs 1991 tarihli “Ey Nezihe Meriç! Gel Kurtul O Dar Mutfağının Hendesesinden!” başlıklı günlüğünden bir alıntı:

Bir de -zaman zaman- gereksiz açıklamalar yapıyor Nezihe Meriç: “Memedali kaptan uyanınca ‘günaydın’ bilmez, ‘merhaba’ demez. Hatır sormaz. Melek Hanımdan yana bakmaz. Ama onu uyandırmamak için usul yürür. (‘Onu uyandırmamak için’ sözcükleri gerekli mi?) Sivrisinek girmesin diye, tel kapıyı kapamayı (usulca) unutmaz.” Bunları yazdıktan sonra “Tüm ilgisini, sevgisini bu davranışıyla açıklar, anlatır.” diye açıklamak gerekli mi? Okur anlamaz mı o kadarını! Bir örnek daha: “Tan üstü uyanıyorum.” dedikten sonra ne gerek var “Gece bitiyor. Gün daha ağarmadı.” açıklamasına!

Kasım 1995 tarihli “Cemil Kavukçu’nun Yeni Hikâye Kitabı” başlıklı günlükten bir bölüm:

Evet, Cemil Kavukçu bir anlatı ustası; ama o hikâyelerde takıldığım yerler de oldu. Kitabın daha ilk sayfasında ikinci cümle şöyle: “Kararsız, oynak bir nisan; havanın ne yapacağı hiç belli değil.” “Kararsız, oynak bir nisan” dedikten sonra “havanın ne yapacağı hiç belli değil” demek gerekli mi? Ve dört satır sonra gene “Her şey belirsiz” açıklaması: O dört satır “her şeyin belirsiz” olduğunu anlatmıyor mu?

23 Ağustos 1986 tarihli “Yaza Yolculuk ya da Özlemlerin Hikâyeleri” başlıklı günlükten bir bölüm:

Tomris Uyar’ın anlatımı inceliklerle, zekâ ile (Edebiyatımızda “zekâ”ya rastlamak gitgide güçleşiyor!), ilginç gözlemlerle dolu. Türkçeyi ne güzel kullanıyor… Gene de anlatımına takıldığım yerler oldu: “O zaman benim de bir zamanlar, yaşadığım kentteki insanlara gülümseyerek baktığım geliyordu aklıma.” dedikten sonra buna “O günler çok geride kalmıştı” tümcesini eklemenin ne gereği var?

SONSÖZ

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız söyleşide Semih Gümüş, memlekette edebiyatın ne halde olduğundan bahsederken artık nitelikli edebiyatın kendi adasına çekildiğini vurgulamıştı.

O adada kendine yer bulmak isteyen yazarlarımızın “yazınsal dil” üzerine düşünmesinde fayda var.

Çağdaş Küçük

Kaynakça:

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü I: Türk Romanında Ölçüt Sorunu (1980-1986), Destek Yayınevi.

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü II: Gücünü Yitiren Edebiyat (1986-1990), Destek Yayınevi.

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü III: Roman ve Yaşam (1991-1992), Can Yayınları.

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü IV: Eleştiride Kırk Yıl (1992-1994), Adam Yayınları.

Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü V: Kıskanmak (1994-1997), Oğlak Yayıncılık.

Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı, Yapı Kredi Yayınları.