Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla):

4 milyar 540 milyon 874 bin 673. yıl, 350. Gün: 

YOK YOLCU

Yok Yolcu, hayata yenik düşseler de, yılgınlığa kapılmayanların kitabı. 

Kitabın son öyküsü “Son Görüşme”de anlatıcı karakter, İstanbul’un göbeğindeki kalabalıklar arasında yürürken uzak geçmişte ülke gündemini oluşturan ve kendisinin de içinde rol aldığı olayları anımsayarak okura ve kendine şunu sorar: “Şu yanımızdan akan, insanlaşmaları ayyuka çıkmış insanların bir belleği var mı?” Yazar, öykülerini kurgularken bu tümceden yola çıkmıştır sanki. Sokaktaki insanların belleği olmak ancak yazarların işi olabilir.

Doğrusu Kâmil Erdem bu işi ustalıkla yapmış ve bu yılın Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanan bir yapıt ortaya çıkarmış. Olaysız geçen bu öykülerin bazılarında 70’li yılların ve darbe sonrasının acıları satır aralarında gizlenirken bazılarındaysa kurguya ilmeklenmiş. Öykülerin olaysızlığı, anlatılanların kurmacaya yer bırakmayacak denli gerçek oluşundan kaynaklanıyor. 

Okurlar, öykünün mevzilerinden tarihin, anının, denemenin ve de güncenin alanına yapılan sempatik taciz atışlarının da tanıkları sayılır. Tek tümceyle; metnin gerçeklerden güç alması, anlatımdaki özgünlük ve sözcüklerin şaşırtıcı biraradalığı, –bazı çağrışımlar eklektik de olsa– okura nitelikli edebiyatın zevkini tattıran öyküler ortaya çıkarmış.

Kâmil Erdem

Kitabın “Yok Yolcu” olan adının yazılışında beliren belirsizlikten söz edecek olursak; ön ve arka kapaklarda ayrı yazılan yok’la yolcu öykü başlığına oturunca teke inerek “Yokyolcu” olmuş. Anlamca belirsizliği de cabası. “Ayapera” kitabı ikiye bölmüş. İlk bölümdeki 7 öykü biçemce sonraki bölümün 3 öyküsünde farklılaşıyor. Fark, biçemle de sınırlı değil: İlk öyküler, okur için daha talepkâr, belirsizlikleri ve dolaylılıkları aşmada dikkat ve bir zamanların “acilci” solculuğundan uzak bir yavaşlıkla okunmayı, tad alınıp sindirilmeyi bekliyor. Son üç öykü, söylediklerini daha doğrudan söylüyor ve anlattıkları, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’de yaşananlara ışık tutuyor (devrimcilik, Kürt yurttaşlar, zorunlu iç göçler ve tabii, yoksul saflarda hayata tutunma mücadelesi) ve dönemin gerçekliğine devirme amacı gütmeden belirgin biçimde omuz atma cesaretini gösteriyor.

Çekingen mizahlı ve utangaç ironili, hüznün ağır havasını üslubunun hafifliğiyle dengeleyen bu öyküler, devletten himaye görmemiş yurttaşların, memleketin üvey evlatlarının, hayata yenik başlamış boynu büyüklerin, yenilmişlerin, sınıf atlama umudu olmayanların, itilip kakılmışların, hapse sürüklenmişlerin, işkence görmüşlerin, duygularını karşı cinse açamayanların, tenha cenazeli şairlerin, otorite kurbanı yazarların yaşamlarından anlar derliyor. Öyle ki, “Çıkmaz Sokak” adlı öykünün anlatıcısı olan ağaç yoksunu çıkmaz sokak bile, olanca kenara itilmişliği ve çıkmazlığı ile doğallıkla benimseniyor.

Yok Yolcu’daki öykülerde bir bulut belirsizliği var; okundukça sınırları, şekli ve hacmi değişen bir bulut. Kitabın arka sayfa notundaki benzetmeye göre, “Kâmil Erdem öyküleri bir akarsu gibidir.” Emin değilim. Duyarlı okurlar için bu öyküler bir akarsu değil, olsa olsa bataklıklı bir göldür — İçine adım attığınızda, atmosferinden nasıl çıkacağınızı da düşünmeniz gereken, sizi kerte kerte sar(s)an anlatılar.

354. Gün: 

O MALUM KAPI

Rastlantının böylesine ne denir?

Yakınlarda, Petroleus Sanal Şiir Dergisinin 27. sayısında “Zweig’lı Düş(me)ler” başlıklı şiirim yayınlandı. Şiirin birkaç dizesi şöyleydi:

Ona, “Stefan…” diyorum. Bu ne samimiyet der gibi
bana bakıyor. “Sayın Zweig, açık unutulmuş bir
sur kapısı olmasa, Türkler İstanbul’u alamaz mıydı?”

Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar başlıklı, tarihi değiştiren olayları uzun uzun ele aldığı ve İstanbul’un Fethi’ne de yer verdiği kitabında anlatır, anlatır ve sonunda “İstanbul’un açık unutulan bir sur kapısı sayesinde alınabildiğine” hükmeder.

Yıllar önce okuduğum ve bana “kötü bir yenilen olmayı seçen batı aydınlarının kendilerini rahatlatma bahanesinin ürünü hezeyanlı bir hüsnükuruntu” izlenimi veren bu yaklaşımı, Stefan Zweig’ı ne kadar sevsem de kendi dünyamda oldum olası reddettiğim için şiirime katmıştım. 

Şiir yayınlandıktan tam 12 gün sonra, dünyanın en zengin adamı diye bilinen Elon Musk, Twitter’daki sayfasından sanal evrene karikatürlü bir mesaj gönderdi. Görselde, yatağında yatan uykulu gözlü bir Bizans askeri “Kapıyı kapattım mı acaba?” diye düşünüyordu. Yer: İstanbul. Yıl:1453. Kapı: Kerkoporta idi.

Musk’ın Petroleus’u okuduğunu sanmam. Yani, şiirimdeki soruyu haklı çıkaran efsaneye ait paylaşımının ilhamını ben vermiş değilim. Gelgelelim, bakış açısını batılı yazarların söz birliğine dayalı öznel bir tarih anlayışından alan paylaşım hayli dikkat çekiciydi. 

Bu ileti, Türkiye’de haber olup bir çalkantı yaratmakta gecikmedi. Prof. Dr. İlber Ortaylı dahil bir çok akademisyen konu hakkında basına doyurucu demeçler verdiler. Ortaylı şöyle dedi:

O “açık unutulan kapı” hikâyesini en son Stefan Zweig yazmıştı. Zweig, Avrupa tarihini bilir ama Türk tarihini pek bilmez. İstanbul, müthiş bir askeri hazırlık sürecinin ardından fethedildi. Öyle kolay olmadı. Musk o iddia üzerinden gönderme yapıyor ama bu detayları bilmeyebilir tabii.

Karikatür günceli ele alırsa da, Elon Musk’ın paylaşımının amacı anlaşılamadı. Ama, Twitter istatistiklerine bakılırsa binlerce yerli ve yabancı takipçiye konu hakkında söz söyleme fırsatı doğdu.

358. Gün:

ÖYKÜ NEREDE BAŞLAR?

Prof. Şaban Sağlık, edebiyat sohbetlerinin birinde şöyle diyor: 

“Arayan aranana kavuşur mu? Hikayede, özne arayan, nesne aranandır. Öznenin nesneye giderken doğrudan gitmesi bir eylemdir. Ama, giderken bir engelle karşılaşması hikayedir. Engel yoksa, arayanla aranan arasında düz çizgi vardır; hikaye çıkmaz.

Aşık ile maşukta bir de rakip vardır, hikaye ortaya çıkar. Tüm öykülerde bu arketip, bu şablon var. 

Huzurun öyküsü olmaz. Kerime Nadir, her şey babamın ölümüyle başladı, diye yazar. Ve hikaye romanda öyle başlar. Bir altüst oluş var. Öncesi mutluluk. Öyküsüzlük.”

361. Gün:

CENNETİN DURAĞANLIĞI 

Eğer, varlığı bilimsel yöntemlerle ortaya konması olanaksız bir mekanla (Cennet), bilimsel olarak ortaya konmuş Zaman kavramını (“Yerçekimi olmayan yerde zaman yoktur.” – Einstein) biraraya getirecek olursak; bize zamansız bir yer olduğu söylenen Cennette –eğer öyleyse– yerçekiminin, yani hareketin olmadığını bilimsel bir doğrulukla söyleyebiliriz. Ki, bu sonucun da Cennet algısını kökünden değiştirmesi beklenir.

364. Gün: 

Gerçekler basittir, ama onlara ulaşmak zordur.