Acıyı düşünmek yetmez. Acıyı duymanın yetmediği gibi. Hem düşünmek, hem duymak gerekir. Her şey, gibi bir bakıma. Mutluluğun olanaksızlığı biraz da bundan. Yalnız duyulsa, ya da, yalnız düşünülse, mutluluğa erişmek o kadar daha kolay oluyor ki.[1]

Bilge Karasu

Her gün parça parça biriken, bize benzeyen, bizleşen ayrıntılar… Ses ya da nesne; erinç, kılgı, ümit belki… Çoğu siliniyor gönlümüzden bu izlerin/etkilerin. Bazısı yurtlanıyor can evimize, bazısı alıkça bir neşenin tohumlarını serpip kayboluyor. İnanç da kırgınlık da birçok başka şey de, o toplamla ilgili elbet. İyiliğin, kötülüğün, bönlüğün ya da inceliğin ne olduğunu, neye/nereye denk düştüğünü idrak etmeden yaşıyoruz da, kavrayış yokluğunun sonuçlarıyla karşılaşınca ıkına sıkıla havlu atıyoruz hemen.

Bir de olup biteni çözmenin, dünden şimdiye uzanan yolda gerçekleşmişleri anlamanın verdiği yılgı var. Bir söylemin içine doğduğumuz, sınırları çizili bir bütünün parçası olduğumuz, o sınırları zorlamanın güçlüğünü fark ettiğimiz ve kendi “biricik” hayatımızı bu uğurda harcamanın “faydasızlığını” gördüğümüz âna ne denir. Böylesi bir gayretsizlikte tüm bir hayat yükü saklı değil midir?

Öyle, öyledir de.

Yine, tanıdık hayat yapılarının nasıl esnetildiği de düşünülmeli. Gelişmeye/ilerlemeye, daha buna benzer bir yığın lakırdıya itibar ettiğimizden değil. Bir sıçramadan, başkalaşımdan, oluş’un kendisinden bahis açmak durumundayız. Çünkü kişinin/toplumun “olma” deneyimini, yükseliş/düşüş türündeki kategorilere indirgemek, onarımı güç tahribatlar bırakır kültürde. Yaşamı zora koşmak, onu kuşatmak, zayıflatmak demektir bu.

Oysa oluş’u, kendini kurmanın bir yolu sayabilsek, dünün utancıyla, kirli birikmişliğiyle, bungunluğuyla açık açık hesaplaşabilsek, kendini kurmaya duranlara yanından yöresinden destek olabilsek, azından bu iş gerçekleşirken, insan yapması engelleri temizleyebilsek belli ölçülerde!

Böyle bir gereksinim, bir basit ahlakî kabulün tekrarı değil elbette. Dünya hali, kişi soyunu, ister istemez anlamsız durumların, meşguliyetlerin içine çekiyor. Herkesin değişen ölçülerde başkalarının kanaatine bağlı olduğu, başkalarınca onaylanmaya ihtiyaç duyduğu ve “başkası” adlı o yapının çevresindeki gürültü yüzünden bir türlü kendine eremediği bir zemin…

Biz buna kuşkulu bir dikkatle, “esas’ın dışındaki yol” diyelim. İnsanı can alıcı sorunlardan koparan, onun açmazını nesneler evrenine yayan ve içtenlikli olanı, yavaş yavaş, bir tür ortak karmaşanın içinde tüketen geçici körlük diyelim… Tüm iyimserliğimize ve doğa vergisi erincimize rağmen, yaşamın gayet organize, faydacı, sapkın bir güç tarafından kuşatıldığını gördüğümüz bir an gelir. Kişideki ümit eğiliminin gümlediği öldürgen bir evre…

Yine de o canlı perspektifi koruyarak “mümkün”ün, olasının, yapılacak bir şeyin olup olmadığının hesabına duruyoruz. Ama başka bir içgüdü, arzularımızı serbest bırakmayı ve bunun uç-etkilerini deneyimlemeyi salık veriyor kişiye.

İki veçhe de içsel bir hazırlığı şart koşar; özneyi, doyurulduğu anda sönmeye yüz tutan bir istemi süreklileştirecek araçları üretmeye zorlar. İşte, dolaylı yol, merkezde can yakıcı bir şiddetle parlayan bu dürtüsel içeriği tanımlar, imler, zenginleştirir. Ardında ne olduğunu görmek için yarıklar açtığımız dil, coğrafi oylumunu kestirmek için sınırını geçtiğimiz yurt, yoğunluğunu ve acısını bir nebze olsun denetlemek için sürekli didiklediğimiz kültürel kod…

Oysa “esas” gayet açık bir yaşam durumuydu önceleri. O iptidai uzamdan kovulana dek, bir şeyleri iyileştirme, ifade edilir kılma ihtiyacı duymuyorduk. Benimizi benzerlerimizin tuttuğu aynada ölçme noktasına, farklı bir değerlendirme biçimi kullanabilmek konusunda yaşadığımız aslî güçlük[2] nedeniyle geldik. Söz konusu açmaz, ben ile ideal arasındaki mesafeyi kapatmak için saçmalamaktan ve sahte özdeşliklerle var olunabileceğini sanmaktan ibaretti.

Aslında ötekinin varlığıyla bütünleşen histerik imlerin tümü, bir durulma uzaklığının, çarpık ilişkilenmeler dizisinin temsilidir. Kişiler arasındaki faydacı yakınlaşma, bundan kaynaklanan içsel doyumsuzluk, narsisist kaçış istemini körükler. Bu yüzden doğru nesneye varamayan gövde, yanlış uzaklıklarda telef eder kendini. Praksis ve ideal farkının, köken ve duygulanış arasındaki karşıtlığın, ben’deki eksik haneyi doldurma eğilimindeki biçimin olası bir açımsızlığa uzandığı yoldur bu. Sapaklar, dolayımlar, kör labirentler (her ne kadar) şaşırtıcı rastlaşmaların altyapısını oluştursa da bir kaçış içgüdüsünün teyididir sonuçta. Bu kaçış hareketi, nesne yoğunlukları içindeki bu görünmez olma fantezisi, benliğin derinlerine itilen şeyin yüzeye ulaşmasını engellemez elbette. Oldukça basit bir karşılaşma, sağlam bellenen öz-yapının aniden çökmesine, yüzeydeki huzurun ve dinginliğin ürkütücü şekilde sonlanmasına yol açabilir.

Niçin böyle peki, uyarıcı-im, acı veren bir hakikati ya da bir alt sorunu önümüze serdiğinden mi, söz konusu hakikat bir tür mazohist yenilgiyi temsil ettiğinden mi, o imgede bizim kurtuluşumla ilgili bir olanak barınıyorken, buna bir daha asla erişemeyeceğimizi bildiğimizden mi?

Yanı başımızda çavgın bir su gibi uzayan dünya hayatına varamayız çoğunlukla. Aslında her şey yerli yerindedir. Olmuşluğuna bir renk, bir gerekçe, bir anlam ve doluluk kondurmayı becermiştir özne. Zihindeki perde sökülüp atılmadığı sürece işler tıkırındadır.

Ama zeminde bir yırtık oluşur. Bir türlü çoğalamaz, neyin eksiğini duyduğunu kestiremez insan. Hatta bir şeyleri arzulamayı bırakmanın, hayatla didişmekten vazgeçmenin, kinden ve şüpheden arınmanın bile rahatlığına eremez. Hâlbuki eleştirel, açık sözlü, onarıcı bir ortaklaşmanın, dışarı’nın dayattıklarına karşı koruyucu bir hat örmesi mümkündür belli ölçülerde. Yaşamda bu tür içkin deneyimlere, özel birleşmelere, duyusal kesişimlere rastlanabilir.

Nedir, kişilerin sağlıklı bir ortaklaşmada buluşamamalarının pek çok sebebi var. Tarihsel, iktisadî, ahlakî, psikolojik vs. Bizler, bu karmaşık köken dizileri içinde duygulanışların gerilimiyle yükleniriz ve birer yüzey memnuniyetsizi haline geliriz. Çoğunlukla da davranışlarımızın hazırlayıcı unsurlarını/işleyiş mantığını ayrımsamadan, bunların şiddetini tecrübe etmek durumunda kalırız. Ben’imizin kurulumuna ön ayak olan, onu belirli yaşam paradigmalarına sıkıştıran kuvvetler, gövdenin kayıp dilini inşa eder böylece. Psikanalist Melaine Klein’ın dediği gibi, yaşamın kaynağı olan “iyi nesne”yi kirleten şey, kişi benliğini bir büyüme yatağına dönüştüren psişik örgütlenmedir:

“İyi nesne’yle kurulan ilişki bir kez bozulduğunda, sevinçten, mutluluktan, yaratıcı çalışmadan diş bilemeksizin alınan zevk yok olur. Haset duyulan kişinin (nesnenin) aslında en çok değer verilen ve arzulanan şeye sahip olduğu seziliyordur: Bir iyi nesne, onun uzantısı olan iyi bir kişilik ve zihinsel sağlık.”[3]

Hasetin, gücenmenin ve zulüm duygusunun azabından muaf olmak isteyen kimsenin, bu açmazı kırması gerekir.

***

Tarihçi ve filozof, kültürün/düşüncenin izini sürüyor. Psikanalist benliğe yansıyanı izliyor, onun ıstırabını dindirme girişiminde bulunuyor. Sanatçı ise yaşam uğraklarını görünürleştiriyor, başka’nın imgesini arıyor.

Bu kavrayış, sezgi ve duygulanış yoğunluğunun içlerinde bir konum arıyor kişi. Can alıcı/somut gereksinimlerin pençesinde çoğunlukla. Öteye bırakılmış bir mümkünün sevincinde. Kimi zamansa, yaşamak işinin üstüne koymuyor hiçbir şeyi. Severek, düşerek, önemseyerek, lanetleyerek, unutarak, söylenerek, ürkerek, dağılarak, yücelterek, küfrederek, saldırarak, öfkesini yanlış kişilere, yapılara, nesnelere yansıtarak adımlıyor yeryüzünü.

Ondaki iyimser ve bütüncül görü, dünyaya uzanmanın bir olağan yolu elbet. Ama yeşermeye durmakla, zamanı onarmayı bilmekle, dahası bizleri kuşatan sorunlar ağını belli düzeylerde ele geçirmekle “iyi” demeye heveslendiğimiz şeyi yaşama taşımış olmuyoruz.

Kişinin “biricik” duygu evreni, dünyadaki maddi gerçekle örtüşmeyebilir. Bunun en güçlü örnekleri, yazgısını kabullenmiş halkların duruk sevincinde izlenir. O topluluklar, zulme ve baskıya teslim olmama iddiasındaki birtakım kuvvetlerin büyük lafazanlıklarını, ucuz reçetelerini çoktan keşfetmiştir. Bir ideal uğrunda, yaşamın nasıl harcanabildiğini de. Bu yüzden, derinlerdeki daha esaslı bir olanakla ilgilenirler: Öznenin varlaşma çabasının her aşamasında ona destek olmak. Dışlanmışlığın ve hor görülmenin utancını hep birlikte omuzlanmak. “Ne yapılabileceğine” bakmak.

Mekanik bir tefekkür çağının fazlalıklarından sıyrılıp geriye baktığımızda, düşüncenin yalnızca ayrıcalıklı bir zaman ve bağlam içinde sözünü ettiğimiz inceliklere yaklaştığını, onlarla uyumlu bir yaratım alanında bütünleştiğini görürüz. Bu parlak atılımlar haklı olarak özel bir konum elde etti. Doğrusal, akışımsız, kuralcı bilgi müdahaleleri yerine yüzeydeki yarıkların takip edilmesini sağlayan boyutsuz anlam evreleri, katmanlar, parlak müdahaleler…

Düşünme ve yaratma işinin özü, görme ve söyleme yetkinliğine erişmek olduğuna göre, o yürek yakan gerçekliklere, o kımıl kımıl düzeylere uzanmamız gerekir.

“Dolaylı yol” deriz, ilksel ve kırıcı bir izin karşısına yeniden çıkabilmek için güç topladığımız sapaktır kuşkusuz o. Etkisinden kurtulamadığımız “şey”in bizi ittiği soğuk yerdir. Gece ve uzam arasındaki sözsüz karşıtlığı taşımak çabasının yorgunluğu belki. Ama bu çocuksu gezintide, oyun ve sevide, dışsal girişimde, neyin bize eşlik ettiğini, bizi cesaretlendirdiğini, neyin önümüzdeki engelleri büyüttüğünü, yaramızı deştiğini de anlarız. Yani yaşam bir şekilde, edimimizde öz-niteliğini açığa vurmaktadır; pürüzlü yanlarını/imkânsızlığını, demek ki büyüsünü/onmaz inceliğini parlatır.

Pierre Bourdieu, gücünün bir kısmını, kendisini üreten habitusların tek ses olacak şekilde uyumlu hâle getirilmesinden alan bir kuvvetten (ideolojiden) söz etmişti: “Tekil olmakla beraber, nesnel olarak uyumlu hâle gelmiş bu yatkınlık sistemleri, kendi birliklerini merkezi her yerde olan ama hiçbir yerde bulunmayan bir çember oluşturan ürünlerinin kaleydoskopvarî çeşitliliği bünyesinde ve bu çeşitlilik sayesinde teminat altına alırlar.”[4] Kişi praksisinde çalışan sessiz, atomik güçtür bu. Edimselliklerin yönü ve şiddetiyle, kuşatıcı bir niteliğe bürünen cadı düğümü. Duyu uzamına dağılır. Parçalıdır. Uzlaşmaz değişkenler üretir. Ama belirsiz bir anlamsal örüntü aracılığıyla, yaşam unsurlarını sürekli birbirine bağlar. Kendi varlığını korur, onu var edeni ise sürekli yerinden eder.

Bu yapının bıraktığı izlenim(ler)i, naif bir tutumla aktarmayı deneriz çoğunlukla. Belki de yalnızca, çok katmanlı bir gerçeklikteki şaşkınlığın itirafına durup geleceğin “büyük düşünce”sinin ön malzemesini biriktiririz. “Henüz düşünmeye başlamadık” diyen Heidegger’i anımsayalım.

“Dolaylı yol” bir türlü inşa edilemediği öne sürülen o felsefî bütünlüğün, yeni metafiziğin, tutarlı görünün ilksel basamağıdır. Ve tuhaf bir sınır tarafından ayrılmıştır “esas” olandan. Oysa muazzam bir yakınlık da söz konusudur ilgili kutuplar arasında. Tenin aslında en “derin” yer oluşu, ısı kaynağının ölümcüllüğü, bir şeye yakınlığımız ölçüsünde, o şeyi ıskalamaya da bir o kadar meyilli oluşumuz. Öznenin, herhangi bir ilgi nesnesinin yoğunluğunda kayboluşudur bu.

Dolayımlar, saf olanı açımlıyordur. Yani tözü, değişmeyen müspet konumu, yani var olmak için başka herhangi bir var olana ihtiyaç duymayan ve böylece olduğu gibi var olan şeyi. Yönümüzü bulabilmek için zaten hep “tanıdık” bir dünya içinden ve dünyadan hareket etmemiz[5] gerekir.

Bizim için düşsel bir etkiye sahip bir olgu, kavram, kişi, durum, bir başkasının sıradanıdır kuşkusuz. Aşkınsal töz, kişisel momentle yer değiştirir bu tuhaf alıp vermede. Dünyasallık ve dünyasallığın “şahsi-travmatik izi” uzamın çehresini değiştirir. Dolaylı yolda gezinen öznenin evreninde ise ürkü, vecd, coşku, erinç, umutsuzluk, bağımlılaşma, sapkınlık, irade, deha, çöküş minvalinde pek çok duyusal etki bir araya gelir.

Sonuçta, sağlam ve itidalli konumların, dayanakların oluşturulması; bu dayanakların aranışı esnasında verilen kayıplar, gerek bireysel gerek kolektif belleğe işlenen kültürel/felsefî verimlerin, aslında, bir tür yol yitimi/yer değişimi/dağılıp birleşme edimiyle bağlantılı olduğunu gösterir. Kişi, mesafe ve hareket olgularıyla bağ içindedir sürekli.

Hareket, tıpkı bir söylemin kendi yapı bağlamının sınırını garantileyecek ve kendisini kalıcılaştıracak gizil unsurlar icat edişinde olduğu gibi, kişide “esas” diye alımlanan öze ulaşmaya dönük içsel bir kabiliyetin gelişmesini de sağlar. Yaşam çizgilerinin herhangi bir bölgesinde açığa çıkan bu yetenek, öteki konumlarda üstün bir beceri oluşturmanın formülüdür belki de.

Bazı yollar terk edilir, bazı yollar oyulur derinleştirilir. Kimi zaman “yolsuz” boğumlara doğru seyirtilir. Tanıdığı, bildiği, güvendiği uğrakları terk eder kişi. Buradalıktan gelen sıkışma hissi, başka iklimlere çeker onu. Ben’i kendi yapılmışlığında nefessiz bırakan yurdun/nesnenin/yaşantının üstü –bir süreliğine de olsa– çizilir. Çünkü var olunan yeri kurtarmak için, bu yere dönük hoşgörünün tekrar diriltilmesini sağlayacak onarıcı bir uzaklığa ihtiyacı vardır kişinin.

Demek ki “esas”, yüzey gerçekliğinde sessizce dolanan, kişinin ondan uzaklaşması ölçüsünde yoğunluğu artan ve yönelimlerimizin gizil unsuru olarak çalışan çoklu/kişisel belirlenimdir. Özne tarafından bir ömür boyunca görmezden gelinmesi de mümkündür onun (yanılgı biçimleri, öz-yıkım, fanatizm, müritlik ve bunların trajik sonuçları), tersine daha gerçek bir olma halini yakalamak adına hayatî bir motif olarak derinleştirilmesi de.

Hangi yolu seçersek seçelim, hangi uzamın göbeğine fırlatılmış olursak olalım, bu güçlü özle, yaşam boyunca kat ettiğimiz çizgiler arasında apaçık bir bağlantı olduğunu anlarız. Sınır deneyimler, suskun yerleşiklikler, çıkışlar ve düşüşler hep bu akışımla ilgilidir. Mesafeler kat edilir ya da ortadan kaldırılır kişi tarafından. Derinlerdeki kesintisiz çınlama bir dinme noktasında ele geçirilmek istenir. Olma şaşkınlığı, oluşu anlamlandırma ihtiyacı, anlam dizilerinin sorunlu yapısı ve gövdenin üstüne binen çarpıklık, asla nihayete ermeyecek bir devinime zorlar özneyi: “Bizi ileri iten, kendi kendimizin ideali olduğumuz o kutsal zamana yeniden kavuşma arzusudur. Her zaman kayıp zamanın peşindeyiz – aslında birincil bütünlük durumu parçalandığı an yitirilen zamanın. O anla, (saplantının) gerçekleşeceğinin varsayıldığı ileri yansıtılmış an arasında, insanın tüm bir psikoseksüel evrimi yer alır.”[6]

Taner Gülen


[1] Bilge Karasu, Halûk’a Mektuplar, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s.45.

[2] J. Chasseguet-Smirgel, Ben İdeali, Çev: Nesrin Tura, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.147.

[3] Melaine Klein, Haset ve Şükran, Çev: Orhan Koçak-Yavuz Erten, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.35.

[4] Pierre Bourdieu, Heidegger’in Politik Ontolojisi, Çev: Aslı Sümer, MonoKL Yayınları, İstanbul, 2018, s.58.

[5] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, Çev: Kaan Ökten, Alfa-Basım-Dağıtım, İstanbul, 2019, s.174.

[6] A.g.e., s.183.