Hasan Taşkaya

Telefonun zırıltısına uyandım. Saat sabahın sekizi. Yatalı üç saat bile olmamış. Göz kapaklarım ağır, ağrılı. Zorla kalkıyorum yataktan. Lavaboya geçerken kapı koluna asılı kahverengi kravat gözüme ilişiyor. Öğleye sözleştiğim iş görüşmesini arayıp iptal mi etsem, zaten anasının dininde fabrika. Kalk git işin yoksa… “Mutlaka git görüş oğlum,” demişti annem, “Baban söylenip duruyor, kaç yaşına geldi, aylak aylak… Milletin çocuğu… Hem boşuna mı bitirdin koskoca mühendislik fakültesini?” Peki, dediğin gibi olsun gözleri mavilim. Sırf senin için ama.

Komodinin üzerindeki paketten bir dal çekiyorum. İçerisi havasız. Masada bira şişeleri, tepeleme izmarit dolu porselen küllük, annemin çeyizinden. Rengi küle dönmüş. Balkon kapısının yanında kirli sepeti, kirlileri içi almıyor artık. Gardırobun kapakları, üzerindeki giysilerin yorgunluğuyla esnemiş. Döşemeler toz içinde. Neyse ki yerde halı yok. Kim temizleyecek, hâlim yok.

Gece söylediğim köfte ekmek, nasıl susatmış. Kavrulmuş içim. Sebil boş, sefil. Ağzımı musluğa dayayıp zoraki içiyorum. Şebeke suları malum. Karnımda gurultular. Buzdolabının kapağını açıyorum. Bari bugün evde yapayım kahvaltıyı. İyi, en azından peynir zeytin var. Bide yumurta kırdım mı tamam. Temiz tava bulamayınca caydım. Fiko’nun büfesinde yarım ekmek kumruya talim. Önce ılık duş. Saçları fönleyip şekillendirdim. Bej rengi pantolonla açık mavi gömlek, gayet güzel. O kördüğüm olmuş kravatı takmayacağım bugün. Parfümün viski aromalı kokusu yayılıyor koridora. Kahverengi trençkotu, saati, cüzdanı, güneş gözlüğünü alıp aynada kendime bakıyorum. İyiyim. İyiyim iyi olmasına da cebimde bir lira yok anasını satayım. Sırtımdaki ceketin ederi bin dolardan fazla üstelik. Sızlanma! Yürü! Sokak kapısını açtığımda kırmızı mühürlü zarf pıt diye düşüyor ayaklarımın dibine. Park cezası. Şansımı sikeyim! Geçen hafta kiraladığım araba. O döküntü için açık senede imza atmamdan bir bokluk olacağı belliydi. Şöyle ucuz yollu bir düldül aldıramadık peder beye. Çalışmıyoruz diye inatlaşıyor hergele, aslında işleri tıkırında.

Caddeye çıkıp benzinlikteki bankomattan hesapta son kalan parayı çektim. Saate bakınca vazgeçtim kahvaltıdan. Taksi çevirdim. Folpa Jeneratör. Taksici, böyle isim mi olur gibisinden, boş boş bakıyor yüzüme. Acaba yanlış mı kaydettim. Adresi tarif ediyorum. Yalova yolu, otogarı geçince… Yarım saat sonra varıyoruz. Folpa Jeneratör karşımda. Sevinsem mi üzülsem mi.

Binanın tepesinde bronz rengi yüzlerce boru. Labirent gibi acayip bir şey. Kocaman bacalar duman püskürüyor. Zaten içim bunalıyor. Niye geldim ki bu buharlı, buhranlı yere!

Hücreden bozma bir odadayız. Ortada meşe rengi masa, üstündeki kupada kurşun kalem demeti, duvarda uyduruk yazı tahtası. Karşımda sıska bir herif. Saçları seyrek. Proje müdürüymüş. Bir süre havadan sudan konuşuyoruz. Kendimden bahsediyorum yani. Bir yandan sandalyenin çivisi kıçıma batıyor. Pantolon delinmese bari.

Karaca, donuk yüzlü bir kız içeri girip evrakları bırakıyor. Kısa bir konuşma geçiyor aralarında. Kurumsal. Pozisyon için iki adayın daha olduğunu öğreniyorum. Ne işime yarayacaksa. Şans dileyip çıkıyor kız. Yuvarlak poposuna kaçamak bakış atıp, “Sana projede neler yaptığımızdan bahsedeyim,” diyor müdür. Birkaç sayfa gösteriyor; “Teknik resim okuyabiliyorsun değil mi? Bir bak istersen şu çizimlere.”

“Boru kesiti sanırım, yandan görünüş,” diyorum, nerden baksan uyduruyorum.

“Teknik resmin zayıf. Mühendislik yapacaksan geliştirmen lazım.” Olur söylerim.

Diğerini gösteriyor. Daha basit olmalı. Gene de en ufak fikrim yok. Dalıp gidiyorum kâğıttaki çizgilere. Eski mahallede, Çilhane’de, tek katlı evimizin salonundayız. Annemle. Üzerinde baklava desenli, koyu yeşil yün kazağı, pileli siyah eteği. Okuldan henüz gelmiş olmalı. Odanın ortasında sarılmışız. Ben don atlet. Dört beş yaşlarındayım. Yanaklarım pembe pembe. Salonun gri halısı, bir rüyayı bütünlercesine, fotoğrafta morumsu. Bildiğim tek resim bu.

“Devam edelim istersen,” diyor, “termodinamiğin sıfırıncı kanunu hatırlıyor musun?”

Hayırdır, felsefi bir soruyla mı karşılaştık diyeceğim ama bu herifin ne işi olur felsefeyle. Varsa yoksa fizik matematik. Hesap kitap.

“Yok,” diyorum, “hatırlamıyorum.”

“Mühendislik okuduğuna emin misin?” diyor kollarını bağlayıp arkasına yaslanırken.

Hay ben senin yapacağın görüşmenin… Sakin ol, diyorum kendime. Sakin ol. Başka şeyler düşün. Mesela şöyle bol kavurmalı, salçalı tost, salçası ekmeğin dışında. Yanında koyu çay. Ya da pastırmalı yumurta. Of! Karnım nasıl aç.

Alnımı ovuşturdum.

“Yakınlarda iyi bir restoran var mı?” dedim.

Yüzündeki kibir dağıldı. Salozlaştı hergele. Kağıtların arasında gezindi eli. Çevirip birkaçının arkasına baktı. Acemi.

Sesimi yükselterek ekledim, “Feci acıktım da!”

“Görüşme bitmiştir!” dedi. Kalkıp gitti. Kapıyı çarptı ama kapı çarpmadı. Yukarıdaki hidrolik mekanizma dahil her şeyi düşünmüş adamlar. Beyaz yaka hassasiyeti.

Çıkıp taksi çağırıyorum. “Ulu camiye çek.” Taksici, sakalını sıvazlayıp dikizden bakıyor dik dik. Gene beğendiremedik adresi! İyi mi.

Şehir merkezi kaynıyor. Arabalar sardalye gibi istif olmuş kırmızıda. Yeşile dönse ne fayda, santim santim ilerliyoruz. Yolcular otobüs camlarından, savaşa götürülür gibi seyrediyor dışarıyı. Korna sesleri, bağrışlar, hayat.

Boktan bir türkü çalıyor teypte. Kemençe gıy gıy, tütün gibi kıyıyor içimi. Hesabı ödeyip dar atıyorum kendimi dışarı, Ulu Cami’nin boz rengi, kocamış briketlerine yaslanıyorum. Bir sigara olsaydı ya!

Tırmanmaya başlıyorum Heykel yokuşunu. Canlı Balık meyhanesinin yolunu tutuyorum. Akşam ezanı okunuyor. Buzlar çözülüyor Uludağ’ın eteklerinde. Karalı beyazlı tepeler sisli. Caminin arkasında, Tuz pazarının girişinde meyhane. Gündüz uyuyor. Benim gibi. Akşam olunca açıyor kepenkleri. Beş altı masalı küçük bir mekân.

Girişte kuru yaprak rengi paspas. Paspasın üzerinde kedi resmi var. Yanında da sahici kedi. Mekânın kedisi, Golgi.

Anasonla tereyağlı karides kokusu karşılıyor önce. “Hoş geldin Bahadır,” diyor Yetiş abi kollarını açarak.

“Hoş bulduk abi, ne var ne yok?”

“İyidir ne olsun, gırnatacıları bekliyorum. Müşteriler gelmeye başladı ufaktan. Bizimkiler hâlâ ortada yok.”

“Gelirler be abi, dert etme! Paralı bir masaya takılmışlardır Arap Şükrü’de.”

Vestiyere ceketimi asıyorum. Gri fötr şapkanın altındaki kestane rengi ipek kaşkole takılıyor gözüm. Kaliteli parçaya benziyor. Kim bilir hangi kalantorun.

Duvar dibindeki ufak masaya geçiyorum. Masa örtüsünün yeşil beyaz çizgileri, dizlerime düşüyor. Yok yere intihar girişimi.

Yetiş abiden sigara istiyorum. Uzatıp, altın sarısı çakmağıyla ateşliyor hemen. Sabahtan beri ikinci sigaram. Oh be dünya varmış!

“Ne hazırlatayım sana?” diyor. Dip taraftan bas sesli bir adam bağırıyor, “Yetiş, bizim masaya baksana.” İri gövdesini duvara yaslamış, rakısını yudumluyor. Şapkayla kaşkolün sahibi o olmalı.

Yetiş, beklemesini belirten bir el hareketi yapıyor adama. “Sen bak müşteriye,” diyorum, “bana her zamankinden ayarla.”

Az sonra garson Koray elinde otuz beşlikle yanımda bitiyor. Başka bir intihar girişimi. Yuvarlak tepsiden, tıkır tıkır sıralıyor mezeleri. Mücver, köpoğlu, karnıkara. “Afiyet olsun abi,” diyor, “başka isteğin var mı?”

“Sen bana bir porsiyon çöp şiş yaptır. Şöyle pamuk gibi olsun.”

“Hemen ayarlıyorum,” deyip kırılıyor masaların arasında.

Kuzu derisi cüzdan, masanın ucunda ceset gibi yatıyor. İkimizin de içi boş. Kayıt dışı parasızlık benimki, dışarıdan pek belli olmuyor.

Arada dönüp kapıya bakıyorum. Neyse ki gırnatacılar yok bu akşam. Öyle ya, bahşiş vermek icap ederdi şimdi.

Hasan Taşkaya