Beyza Ertem

O yolun sonunda olmadığını biliyorum,
Bilmek istemiyorum.

Sana ters yöne giden yolların sonunda da sen varsın. Sana ters yöne giden yolların sonunda bile sen varsın. Unutmak istiyorsun. Hatırladıklarını unutmak. Unuttuklarını unuttuğunu hatırlamamak. Kaç yaşındaydın okuduğunda o dizeleri? Yapbozunun kaybolmamış parçasını sıkmıştın avucunda sanki. İçin taştı. Altı üstü dört dize, dedin, altı üstü dört dizeydi. Ezberledin. Defter kenarlarına, ağaç kovuklarına, sokak duvarlarına, donunun lastiğine işledin; dördünü birden değil, dördünün her birini birine. Bir çatının altındaydın. Kapalı pencerelere baktın. İçim, dedin, bu pencerelerden taşamaz. Hepsini bir bir açtın. Oturdun bekledin. Kafanı dışarı uzattın. Taşmadı.

Buraya gelmen uzun sürdü. Kafasını pencerelerden uzatan o çocuğun üzerinden yıllar geçti. Bu çocuk, sen çocuk, kendi yatağını bulamadın. Akacak ve kokacak bir yataktı tek istediğin. Kimse kimseye tek isteğini vermiyor, öğrendin. Kendine bir yatak açmaya karar verdin – o ormanda, onu ilk gördüğün ve hep aradığın. O gün göğsüne batırdığı dikene ne çok şaşırmıştın. Alış, demişti, alış buna. Alıştın. Bir yataksızlığa alışamadın. Kalktın. Çıktın evden, pencerelerinin birinden. Seni merak edecek biri yoktu. Ondandır dönüp ardına bakmadın şöyle son bir kez. İçin ferah, zihnin rahatsız, zihnin hep rahatsız, yürüdün. Ormana. Yok ki kazma, yok ki kürek, iş yine ellerine düştü. Kazdın kazdın kazdın. Tırnakların kısa. Tırnakların yeşil. Kazdın kazdın kazdın. Bu bir yatak ama suyu yok. Sen bir nehirsin ama yatağın yok.

Seni o yatakta buldum. Ben senin anlatıcınım. Otur şöyle.

Bir: Hiç Gitmediğin Yollar

Mavi kuşların olduğu bir yoldan bahsediyorsun. Anneannen anlatmış, öyle diyorsun. Mavi kuşlu yol – kuzeyde. Yolun iki kenarında farklı ağaçlar var. Bir sırası göğe uzanıyor, diğeri bodur. Sen şimdi göğe uzananları seyrediyorsun. Sen şimdi göğe uzanan şeyleri seviyorsun. Bir keresinde uçmayı denemiştin. Seninki köprüden, kuleden, bayırdan atlamak gibi klişe bir hikâye değil. Bir ağaca çıktın – o ormanda. En uzun boylu olanına. Tırmandıkça anladın yüksekten korktuğunu; birçok şey gibi bunu da yolda öğrendin. Yoldur dönülmez, zirvedir varılmalı; vardın. Muhakkak ki ardına baktın – yere değil. Toprağı görsen yolundan dönerdin. Maviye çevirdin başını. Bıraktın bedenini; nasılsa peşinden atlar ruh da. Önce kondun, sonra uçtun uçtun uçtun. Mavi kuşlarla – maviye. Bu muhakkak ki tersine bir hikâye. Babam gibi olmayacağım, diyorsun. Unutmak istiyorsun.

Sarı sıcak bir yoldan bahsediyorsun. Asfaltta düğün konvoyunun lastik izleri. Baştan dördüncü arabadasın. Bileğinde altın bilezikler; kafanda bir halka, sıkıyor. Müzik yok, kırmızı kurdeleler yok, çiçek yok. Sevinç yok. Az ileride duruyor konvoy. Kafanı pencereden uzatıyorsun. Yolu bir cenaze arabası kesmiş – koyu yeşil. Sana doğru geliyorlar. Ram tram ram tram ram tram. Yüzüne bakıyorlar, seni görmüyorlar. Bağırıyorsun, görün beni, duymuyorlar. İniyorsun arabadan. Ram tram ram tram ram tram. Yeşil arabadan bir tül sarkıyor – beyaz. Beyaz ve uzun; bir eteğin tülü. Unutmak istiyorsun.

Denizlere çıkan bir yoldan bahsediyorsun. En sevdiğin şiirin dördüncü dizesini tutturuyorsun türkü diye. Bu, yalnız bir türkü. O ormanda nasıl yalnızsan bu denizlerde de öyle olacaksın. Batıran dikenini, gelmeyecek. Biliyorsun. Bilmek istemiyorsun. Kurulması ve anlaşılması çok kolay bir cümleyi, bir giz gibi haykırıyorsun. Bilmek istemiyorum. Açığa çıkıyor. Korunmasız, savunmasız – açıkta. Koşuyorsun. Öyle hızlı ki adımların, kuma dönüşüyorsun. Kaçtığın neydi; unutacak kadar hızlısın. Hayatına kum olarak devam ediyorsun. Artık düşsen de fark etmez. Zerrelerin canı yanmaz. Hatırlanmayacak kadar küçüldün. Unutmak istiyorsun.

Kızıla çalan bir yoldan bahsediyorsun. Gün batıyor. Kim sevmez gün batımını, diyorsun, kim sevmez doğan Ay’ı. En çok sen sevdin, bilmiyorsun. Şimdi hiç gitmediğin, en gitmek istediğin yoldasın. Ay, son dördün. Elini uzatsan tutamazsın ama denemekten sakınmıyorsun. Hep böyleydin. Dokunduğunu hayal ettiğinde dokunmuş oluyorsun, parmak uçların soğuyor. İnatçısın, kararlı ve hırslı. Dokundukça dışın soğuyor, dokundukça için soğuyor. Dünya soğuyor. Rengin griye çalıyor. Üzerinde çukurlar. Şu çukurdan ne iyi yatak olur, diyorsun. Gömülüyorsun – içine. Unutmak istiyorsun.

İki: Hiç Dönmediğin Evler

Bir evdesin – dolunayın çürüdüğü. Rüyanda uyandırılıyorsun. Bir eve giriyorsun onunla. Karanlık. Karanlıkta girdiğiniz evden karanlıkta çıkıyorsunuz. Çıkmadan önce aynı buzdolabının içine bakıyorsunuz. Karpuz kesilmiş, rakı içilmiş. Soyunulmuş. Uzandığınız yerde bir delik – evren bozması. Sarıldıkça deliniyorsunuz. Buna hiç şaşırmıyorsunuz. Alnına kan konduruyorsun onun, bir damlası parkede leke şimdi. Hatırlamak istemiyorsun.

Bir evdesin – duvarları siyah. Kurum mu deniyordu buna, kafan karışık. Unutmaya başladın çünkü. Oysa bu koku, çocukluğundan geliyor. Siyah duvarlar, senin. Ne o? Üzülmeye mi başladın? Unutmak istiyorsun, unutma. Dolunayın çürüdüğü evden kaçıp buraya sığındın. O evdeki deliğe her gün başka bir uzvunu kaptırdın. Az az yok olmaya alıştın. Bir gün uyandığında sağ kolun yoktu, diğer gün sol bacağın, bir diğerinde kaşların. O geldi sonra. O; O’na dikenini batıran O. Sana dikenini batıran, O’na dikenini batıran ve sen bir evde. Dolunay çürük. Fazla olandın. Kaçmak zorunda olmasaydın kaçmazdın. Olanları biliyorsun, unuttun mu? Hatırlamak istemiyorsun.

Bir evdesin – gözlerin perdesiz. Unuttukça görmeye başladın. İnsan unutursa görmeye başlayabilir, diyordun, haklı çıktın. Artık görüyorsun. Bilmek istemediğim gibi, hatırlamak istemediğim gibi görmek de istemiyorum, diyorsun. Bu isteğin dikkate alınmıyor. Uykusuzluk burada başlıyor, bütün hikâyen de öyle. Seni bulduysam, bu uykusuzluktandır. Buraya geldiysen, bu uykusuzluktandır. Yazarına bile bulaştırdın bu uykusuzluğu. Ve bana – anlatıcına. Bir virüs gibi yaydın, buna hiç pişman olmadın. Şimdi o dize yazılı perdesiz evin duvarlarında. Ev uyanık. Ben uyanık. Yazar uyanık. Sen uyanık. Ay uyanık. O uyanık; sana dikenini batıran. Ve O uyanık; O’na dikenini batıran. Allah kahretsin, O’na dikenini batıran hâlâ neden uyanık. Neden. Neden. Neden. Hiç uyumuyor. Hiç uyumuyor. Unutma hiç uyumadığını. Sen de uyuma. Hatırlamak istemiyorsun.

Bir evdesin – kalemin yok. Kalemsiz gezmezdin hâlbuki. Bunlar hep unutmaya başlaman yüzünden. Bir kalem olsaydı, diyorsun, yazsaydım bunları, yazsaydım unutmazdım. Yazsaydın unutmazdın, yazmadın. Bu eve nasıl geldin, bu eve hangi evden sektin, bilemeyeceksin. Yazmadın. Ben de söylemeyeceğim. Deliğe ne oldu, sen ne kadar azaldın, O’na dikenini batıran uyuyor mu. Ben de söylemeyeceğim. Tetikte olmalısın. Uyuma. Belki de sen değildin o evde fazla olan. Yine de söylemeyeceğim. Ama uyuma. Ne kokuyor? Kurum mu deniyordu buna. Hatırlamak istemiyorsun.

Üç: Hiç Görmediğin Rüyalar

1. Kolunda dördüncü tüp. Seni dinliyorum. Nerede olduğunun farkındasın. Unuttukların yerinde duruyor. Rüyada uçuyorum, diyorsun. Rüyada herkes uçar, diyorum, sen gerçekte uçtun. Hatırlamıyorsun. Uyuyorsun.

2. Rüya içinde kaç rüya olur. Sen hep rüyanda uyandırılıyorsun. Seni ben uyandırıyorum sanıyorsun ama öyle değil. Yazara kızmalısın. Ben basit bir anlatıcıyım. Seni yatağında bulan. Rüyanda birlikte uçuyoruz, birlikte düşüyoruz, birlikte kum oluyoruz, birlikte delinip birlikte küçülüyoruz. Uyuyorsun.

3. Sazlık olmalı, hayır hayır sazlık değil, uzun kamışlar, uzun değil miydi yoksa, mutlaka sarı, mutlaka yeşil, su var, göl olmalı, göl olmalı, göle yakın olan ev, göle yakın olan evin yakınındaki orman, göle yakın olan evin yakınındaki ormanın en uzun boylu ağacı, değil mi, o mu, onun yaprakları mordu, oysa mor yok rüyamda, mor yok, mor yoksa başka, mor olsa hatırlamam mı, hatırlamıyor muyum, unutuyor muyum, unutmak istiyor muyum, biri bana bakıyor, aynadan, yakından, biri bana bakıyor, içimden, rüyamdan… Ben hep, ben hep yazar olmak istedim, diyorsun. Uyuyorsun.

4. U… Uyuyorsun.

Dört: Anlatıcının Anlattıkları, Yazarın Yazmadıkları

Rahatım kaçtı. Burada ne işim var? Bulunduğum günden beri uyumadım. Uyuyamıyorum. Üstelik durmadan benden söz ediliyor. Suçlanıyorum. Amatör bir anlatıcının deney malzemesiyim. Başarısız bir öykünün öznesiyim. Bir diken batırandır gidiyor. Oysa benim uykusuzluğum hepsinden keskin. Acı. Ve istemdışı.

Bir öykü yazacaktım. Niyetim buydu. Masama oturdum, çekmecesi açıldı. Olan biten ne varsa, bu çekmecede oldu. Ay doğdu, gün döndü, mevsim aynı. Tutturulan yollar da evler de rüyalar da aynı. Hepsi benim. Benim zihnim. Oyuna ortak olmadım. Şimdi zihnim boş. Ne yazacaktım? Razı değilim. Razı olmayacağım bu uykusuzluğa.

Bir orman var, doğru. Bir O var, doğru. En uzun boylusu ağaçların. En kurumlusu evlerin. En kafa uzatılanı pencerelerin. O yolda – hep gittiği. O’na dikenini batıranın evinde – hep döneceği. Bilmem kaçıncı rüyasında – hep gördüğü. Yalnızca öyküsünü yazmak istemiştim – bir yol öyküsü, yolunun ve yolumun öyküsünü. Artık o yolun sonunda olmadığını biliyorum. Bilmek istemiyorum.

Bahsedilen türküyü bilmem ama o dizeler C. Ç. dizeleridir. İşte onlar, tersine bir öykünün giriş cümleleridir. Onlara dönerseniz, öykü o zaman başlar. Onlara dönerseniz, yeniden hatırlarım. En çok da dikenleri.

Keşke uyuyabilsem.

Beyza Ertem