When I was a child, I had a fever
My hands felt just like two balloons.

Stefan Zweig, 1927 yılında insanlığın tarihinden kendince seçtiği kırılma noktalarını o tutkulu üslubuyla anlattığı, denemelerden müteşekkil bir kitap yayımlar. “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” ismini verdiği bu kitaptaki denemelerin ortak noktası, bize “Ya öyle olmasaydı?” diye sordurtmasıdır. Hepimizin kişisel hayatında en azından bir kez olsun yaşadığı, geriye dönüp bakınca “Yahu ne kadar fazla şey art arda gelmiş de öyle olmuş!” diye hayretler içinde kalarak tuhaf bir huzura erdiği veya kederlendiği, kişisel hayatının kırılma noktaları kabul ettiği böyle olaylar vardır. Büyüklüğünü o zaman pek de anlayamadığımız bu anlar, ancak geriye dönüp baktığımızda gerçek anlamlarına kavuşurlar: Yolda yürürken sağa değil de sola dönmek; cumartesi günlerimizi değerlendirmek için evde oturmak yerine bir kursa gitmeye karar vermek; bir sonrakine veya bir öncekine değil, tam da o taksiye binmek; öyle değil de böyle yapmak; o kafede değil de diğerinde bir kahve içmek bazen hayatımızı değiştirecek bir zincirin ilk halkası olur. Basit olduğunu düşünerek aldığımız kararlar, kimi zaman geri dönüşü olmayan bir olaylar silsilesi başlatarak bizi hiç ummadığımız bir yere götürürler.

Çöküşünü görme bedbahtlığını yaşadığı Avrupa kültürünü benliğinin mütemmim cüzü kabul eden, belki de bu nedenle o kültüre bir şekilde dokunan, öyle ya da böyle katkıda bulunan herkesin, her şeyin hikâyesini anlatmayı adeta bir görev addeden ve bu kültürün silineceğini anladığında her şeye küsüp hayatı terk etmeyi seçen Zweig, bu denemeler toplamında bu kez, konusuna âşık bir müellifin heyecanıyla, insanlığı bir bütün kabul edip onun hâfızasının derinliklerinde dolaşarak insanlık tarihinin kırılma noktalarını ele alır. Yaşandığı anda kıymetiharbiyesi etraflıca fark edilmeyen “an”lar, bu kez Zweig’ın kalemiyle geriye bakan insanlığın belleğinde hakiki kıymetlerine kavuşurlar. Bazı anlar, tam da her şey öyle denk geldiği, işte öyle olduğu için insanlığın hafızasının eleğinde yukarıda kalır, yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında birbiriyle düğümlü pek çok olayın çıkış noktası olurlar. Tutkulu kaleminin tadına doyulmayan Zweig, kitaptaki denemelerinden bir tanesinde, bir idam mahkûmunun son anda ölümden dönmesini şiirsel bir dille anlatır. Manganın karşısında kurşuna dizilmeyi bekleyen mahkûm, tam da o anda, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide dururken lalettayin bir kararla affedildiğini öğrenir: Yaşamın kıyısına kadar gelen, hatta bir ayağını uçuruma doğru sarkıtarak ölümün sınırlarında nefes almaya başlayan mahkûm, hükümdarın fikir değiştirmesiyle son dakikada yaşama geri döner. O zaman farkına varılmasa da bu an, yalnızca mahkûm için değil bütün bir insanlık için kırılma noktasıdır; zira o gün “basit bir kararla” ölümden dönen mahkûm, hayatının geri kalanında kalemini bir neşter gibi kullanarak insan ruhunun karanlık dehlizlerini açığa çıkaracak; yazdıklarıyla neyin suç, neyin ceza olduğu ile ilgili kafamızı karıştıracak; kaleminden fırlayan tutkulu karakterlerle gerçekliği bükerek hayatı farklı bir perspektiften görmemizi sağlayan, gelmiş geçmiş en büyük romancılardan biri olacaktır. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, Gogol’ün paltosundan çıkan ama bir kurşunla toprağa karışmaya meyleden bu adamın Çar’ın iki dudağından dökülen birkaç ehemmiyetsiz sözcükle hayata döndüğünü irkilerek fark eder, Zweig’ın denemesini bitirdiğimizde istemsizce şu soruyu sorarız: “Ya öyle olmasaydı?”

İnsanlığın hâfızasının eleğinde yukarıda kalan bu olayları yazarken Zweig bir seçim yapar ve her seçim, aynı zamanda bir vazgeçiş demektir. 14 denemeden müteşekkil bu kitaba, “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Bazı Anlar” demek, bunun bir seçki olduğunu ve her seçkinin en azından bir tane öteki barındırdığını vurgulaması açısından yerinde olacaktır. Stefan Zweig’ın tutkulu kaleminin kadrajına girmeyen fakat insanlığın yıldızının yine de parladığı başka anlar da vardır ki bunlardan bir tanesi, on dokuzuncu yüzyılın sonları veya yirminci yüzyılın başlarında, Fransa’da yaşanır.

Marcel Proust

Bıyıklarının uçları yukarı doğru kıvrılmış, saçları ortadan ikiye ayrılmış bir adam, günlerden bir gün yorgun argın evine döner. Kendini hafif kırgın hisseden ve bizim artık saramagovari bir hitapla, kısa bir müddet de olsa, bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adam olarak hitap edeceğimiz, nezle olma arifesindeki adamın halini gören annesi, ıhlamur yapmak üzere behemehal mutfağa gider ve su kaynatmaya başlar. Bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adam içeride dinlenedursun, anne kaynayan suya ıhlamurları koyar, onlar demlenirken de yanında ikram etmek üzere, belki biraz önce pastaneden aldığı madlen keklerden müteşekkil bir tabak hazırlar. Demini iyice salan ıhlamuru ve madlen kekleri tepsiye koyan anne, bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adamın odasına doğru yürümeye başlar. Nezleli gözleriyle yatağında uzanan bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adam, odasının kapısı çalınca yatağında hafifçe doğrulur, annesi elinde tepsiyle içeri girer. İkramlarını, bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adamın yatağının yanı başındaki komodinin üzerine bırakan anne, oğlunun ateşi olup olmadığını kontrol edip olmadığından emin olduktan sonra, biraz istirahat etmesi için onu yalnız bırakır. Bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış adam, kapanan kapının ardından bir müddet baktıktan sonra ıhlamura uzanır, bir tane de madlen kek alır, derken keki ıhlamura daldırır ve ısırır. O an farkına varılmaz elbet ama insanlığın yıldızı, tam da o anda, bir ateşböceği misali odanın içinde bir kez daha parlamaya başlar. Zweig’ın kitabına giremese de bu yıldız, insanın geçmişle olan ilişkisini değiştirecek bir yolun başladığını muştulamaktadır. Bu minik kimyasal olay, bıyıklarının uçları hafifçe yukarı doğru kıvrılmış adamı, nam-ı diğer Marcel Proust’u bütünüyle etkisi altına alacak, Proust yaşadıklarını anlamak üzere uzun bir yolculuğa çıkacak ve bu detektifliğinin neticesi olarak 8 ciltlik dev bir eser ortaya koyacaktır. Kayıp Zamanın İzindeki bu yolculuğu okuyup Proust’un baş döndürücü cümleleri arasında dolanıp zaman ve geçmiş kavramlarını sorgularken ister istemez kendimize sorarız: “Ya öyle olmasaydı?”

Peki nedir Proust’un başına gelen? Bugün Proust Fenomeni olarak adlandırılan bu olayda neler yaşanmıştır da Proust böylesine büyük bir yolculuğa çıkma cesaretini kendinde bulmuş veya kendini bu yolun yolcusu kılmak zorunda hissetmiştir? Vedat Ozan, kokularla ilgili envaiçeşit bilgiyi keyifli üslubuyla okuruna aktardığı dört ciltten müteşekkil eseri “Kokular Kitabı”nın ilk cildinde, bu fenomeni de açıklar. Un, şeker, tereyağı ve yumurta dörtlüsünden müteşekkil madlen kek, infüze olmuş ıhlamura daldırıldığında ortaya çıkan koku, Proust’un beyninde şimşekler çakmasına sebep olur: Proust, behemehal zaman-mekân kavramını yitirir ve halasının ona küçüklüğünde bulunduğu madlen kek ve ıhlamur ikramlarını hatırlamaya, hatta ne hatırlaması, adeta o ikramları tekrar duyumsamaya başlar. Artık bu koku, ıhlamura daldırılmış bir kekin değil, Proust’un astım yüzünden vefât eden halasıyla beraber geçirdiği çocukluk yıllarının kokusudur. Proust bu koku bileşiminde çocukluğunu bulur ve kayıp zamanın olduğu kadar kokunun da izinde geçecek uzun bir yolculuğa çıkmak üzere çantasını hazırlamaya başlar. Hülasa Proust’un hastalığı, insanlığın yıldızını bir değil, iki kere parlatır: Hem devasa bir romanın başlangıç noktasıdır hem de bundan sonra benzer bir hissi yaşayan ve bir kokuyla zaman-mekân kavramını yitirenlerin hissinin tercümesidir: Proust Fenomeni.

Aynı kitapta Ozan, doğumu, hayatımızın en büyük travması olarak tanımlar. O meşum âna kadar her şey pek bir huzurludur: Sıcak bir sıvıda, gözlerimizi rahatsız edecek sahne ışıklarından uzak, besin bulma tasasından azade huşu içinde yüzer, bize belirli bir ritimle ulaşan boğuk ve pes sesler duyarız. Tabiri caizse, ekmek elden su gölden yaşadığımız bir cennetteyizdir ve doğum, bir anlamda cennetten kovulmak demektir. Dışarıda gördüklerimiz, o ana değin alıştığımızın tam zıddıdır: Artık her şey çok parlaktır, kulaklarımız tiz seslerin ince bıçaklarıyla tanışır; sonraki öğünü ne zaman bulacağımız bir muammadır; hele, en azından eski zamanlarda, yaşayıp yaşamadığımızı anlamak için popomuza atılan bir şaplak vardır ki bu, bizim ilk defa gerçek bir tehditle yüz yüze gelmemiz demektir: Yaşamı, bize atılan bir tokat olarak tanırız! Belki de tüm bu değişikliklerin korkusuyla, aniden avazımız çıktığı kadar bağırarak ağlamaya başlar, hayat boyu aramaya devam edeceğimiz kayıp cennetin peşine düşeriz.

Kayıp cennet, ana rahmindeki günlerimizdir ki o güzel atlara binerek bizden uzaklaşan kayıp zamanımız ile aramızdaki tek bağ, annemizin kokusudur. Bir yenidoğan, annesinin koynuna konduğunda kayıp cennetine eriştiğini hisseder ve behemehal sakinleşir. Anne kokusu, her şeyin kendiliğinden çok güzel olduğu kayıp zamanımızın en belirgin izdüşümüdür. Belki de şöyle demek gerekir: Yenidoğan, annesinin koynuna burnunu dayadığında bir Proust fenomeni yaşayarak kayıp cennetine vardığını hisseder. Aynı Proust gibi, ne olduğunu anlamlandıramasa da artık biraz daha güvende gibidir ve sanki bir şeyler, artık az önceki kadar kötü değildir. Öte yandan bebek, Proust’tan farklı olarak dev bir yolculuğa çıkmak için hazırlıklara başlamak yerine hızla sakinleşerek annesinin kokusuyla tatlı bir uykuya dalar. Doğum en büyük ancak en hızlı unuttuğumuz yol kazamızdır. Kısa zamanda karanlık cennetimizin özlemi bedenimizden silinir. Hâfızamız doldukça bedenimiz unutur, elbette bedenimize bunu unutturmayacak şeyler yaşanmadıysa…

Kemalettin Tuğcu romanlarındaki kadar olmasa da benim doğumumda, bu unutuşu zorlaştıracak bir dram yaşanır: Cennetten kovuluşumu ağır bir sarılık ve ishal takip eder; birçok bebekten çok daha güçsüz, yorgun ve tedirgin bir şekilde merhaba derim hayata. Yaşam, sadece bir tokat atmakla kalmaz; aynı zamanda hastalıkla karşılar beni. Bugün bebeklik fotoğraflarıma bakınca şaşırıyorum: Çöpten hallice bir iskeletin üzerinde kocaman bir kafa! Bu koca kafalı çöp adam halim uzun yıllar devam eder, zira küçük tefek hastalıklar bir türlü peşimi bırakmaz. Geriye dönüp baktığımda, öyle olmadığını bilmeme rağmen –belki de küçükken okuduğum o Kemalettin Tuğcu romanlarının da etkisiyle– çocukluğum denilince aklıma hep ateşler içinde yattığım anlar gelir. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama bir gün o kadar ateşlenmiştim ki, gerçeklik algım kırılmış, içinde bulunduğum durumu algılamakta zorlanmaya başlamıştım: Ateşler içerisinde olduğumu ve salondaki üçlü koltukta yattığımı fikren biliyordum ama hissettiğim koltuğun kırk beş derecelik bir açıyla durduğuydu. “Ben nasıl düşmüyorum bu koltuktan?” diye düşündüğümü çok net hatırlarım. Küçüklüğünde 40-41 derece ateşleri yaşamış biri olarak, bugün dahi bir yakınımın ateşinin 38-39 olması beni pek etkilemez doğrusu; kendimden pek de beklenmeyecek, umarsız bir tavırla, “Aman canım, biraz ateşi çıkmış işte!”der, geçerim.

Küçüklüğümde yaşadığım bu hastalıklar dizisi veya moda tabirle “sık sık ve az az” hasta olmam iştahsızlığın bütün hayatıma yayılmasına sebep oldu ve “Hastayım, canım bir şey çekmiyor,” cümlesi, zamanla hayat mottom haline geldi. İştahlı bir bebek olmadığım gibi, iştahlı bir çocuk da olmadım; annemin dediğine göre “Ben acıktım!” cümlesini, ilk defa dokuz yaşındayken kurmuşum! Ortaokul ve lise yıllarımda da, sabahları enayiden bir iki lokmayı ağzıma atıp akşam yemeğine değin hiçbir şey yemeden bütün bir günü geçirdiğimi hatırlarım; velhasılıkelam, handiyse hiçbir şey yiyip içmeden epeyce bir zaman geçirmişim… Hemen herkes için büyük bir mutluluk olan yeme eylemi, bana göre hayatımı devam ettirmek için yaptığım bir işten ibaretti; ezcümle, hayatımın önemli bir bölümünü kut-u layemut biri olarak geçirdim diyebilirim. Sevdiğim birkaç yemek haricinde hemen hemen hiçbir şey yemez; doğrusu ya, pek de eksikliğini çekmezdim. Yine de yıllar sonra itiraf etmeliyim: Bugün iştahlı bir çocuk gördüğümde ona –hadi kendime haksızlık etmeyeyim– kıskançlıkla değilse de imrenerek bakar, onun yedikçe mutlulukla dolan yüzünü seyrederken vaktiyle ne kadar fazla mutluluğu ıskaladığımı, belki bir daha hiçbir zaman geri döndürülemeyecek pek çok şeyi kaçırdığımı tuhaf bir hüzünle fark ederim.

Yaşam denen sert zemine hastalıkla düşmem ve hastalık iştahsızlığının zamanla bütün hayatıma yayılması, aynı 40 derece ateşle yattığım zamanlarda olduğu gibi, gerçeklik algımda, yaşamı anlayışımda ciddi bir kırılma yaşamama sebep oldu. En ufak bir soğukta bademcikleri şişen, biraz ıslandığında 40 derece ateşle yataklara düşen, biraz olsun bayatlamış bir şey yediğinde besin zehirlenmesi geçiren bir çocuk olarak hayatımın her alanına yayılan, bugün dahi üzerimden atmayı başaramadığım ilk duygu, korku oldu. Bir yenidoğanın hayatla tanıştığı ilk anda yaşadığı, ardından hızlı bir şekilde unuttuğu bu duygu, korku, bir şekilde hayatımın merkezine oturdu. Benim korkum, noktasal şeylere değil, hayatın bütününe duyulan, tuhaf bir korkuydu: Bir adım atsam kapaklanıverecekmişim, bir lokma yesem yataklara düşecekmişim, uykuya dalsam başıma kötü bir şey gelecekmiş hissi zamanla hayatımın merkezine yerleşti. Başıma kötü bir şey mi gelecek hissi, bir şekilde, içimden atamadığım, günbegün büyüyen bir duygu olarak içime çöreklendi. Belki de bu nedenle, hep biraz ürkek olmayı, geride kalmayı, hayata bedbin bir tevekkülle bakmayı alamet-i farikam belledim.

Korku, insanı yalnızlaştırır ve tuhaf bir döngüye sokar: İnsan korktukça kendini korumak ve güvenli bir alan yaratmak gayesiyle etrafına bir duvar örer, yalnızlaşır; yalnızlık hissi arttıkça, yıkılacağından veya hadi en azından çatlayacağından korkarak duvarını daha da kalınlaştırır ki bunun tek sonucu, yalnızlık hissinin daha da artmasıdır. Bir başladı mı bir türlü bitmek bilmeyen bir kısır döngüdür bu; kişi kendi içine gömüldükçe gömülür ve sağlam bir yol arkadaşı bulamazsa tuhaf bir erozyon başlar: Zaman içerisinde yaşamaktan duyulan keyif tamamen silinirken insanın üzerine tuhaf bir ölü toprağı serpilir. Yaşamın bir hediye olup olmadığı, benim için bugün dahi bir muammadır.

Benim duvarımın ardındaki yarenim edebiyat oldu: 9 yaşımdayken, çokça anneme öykünerek, “uykudan önce kitap okumaya”karar verdim; o andan sonra da kendimi ne zaman yalnız hissetsem kitaplara gömüldüm. Tabiri caizse benim yalnızlığımın duvarı, kitap tuğlalarıyla veya tuğla gibi kitaplarla inşa edildi. Bugün dahi bir öykü veya deneme kitabı ya da roman okumadan uzunca bir süre geçirirsem kuruduğumu, hayatla bağımın zayıfladığını, bir şeyleri ıskaladığımı ve zamanın daha büyük bir hızla aktığını hissederim. Böyle bir manevi duvar inşa edenler bilirler; inşaat devam ettikçe yalnızlaşır ve ruhen kararırsınız, ne var ki bir yerden sonra o duvar içerisinde nefes almayı öğrenir; bu kez, duvarınızın dışında yaşamayı tahayyül edemez bir hale gelirsiniz. Biraz kaba bir benzetme yaparsam, duvarın içindeki alan artık habitatınızdır. Bende de aynı süreç işledi: Etrafıma inşa ettiğim duvar içerisinde yaşamayı öğrendim ve zamanla bu zahiri hayat, gerçek hayattan daha gerçek olmaya, duvarımın içi benim habitatım olmaya başladı. Benim edebiyatla ilişkim bugün de biraz böyledir: Kitaplardan müteşekkil duvarımın kokusu duymazsam, bir Proust fenomeni yaşayarak duvarımı hissetmezsem nasıl yaşayacağımı bilemez hale gelirim.

Miles Davis, meşhur otobiyografisinde müziği kendisi için bir şans olduğu kadar lanet olarak da tanımlar; benzer bir tanımlamayı ben de edebiyat için yapabilirim sanırım: Edebiyat, bir mutluluk olduğu kadar, bana yalnızlığımı hatırlatan bir lanettir. Kendi ellerimde inşa ettiğim bedbin duvar, bir becerememe halinin neticesi olan yalnızlığımı hatırlatarak aczimi yüzüme vurur; mamafih aynı anda, kendimi en rahat hissettiğim, nefes aldığım yer olarak bende bir ev duygusu yaratır. Pek çok kişinin bıkkınlıkla bitmesini beklediği gri, yağmurlu ve kasvetli günler, belki de o bedbin duvarımı pencereden bakar bakmaz gördüğümü hissettirmesi nedeniyle, bende farklı bir etki yaratır: Ben en çok öyle zamanlarda nefes aldığımı, yaşadığımı ve evde olduğumu hissederim: Benim için güzel bir gün; gri, kasvetli, yağmurlu bir havada, elimde kitabım, pencere önünde kahve içmektir.

Edebiyatla kurduğum bu saf ilişki, yıllar içerisinde hayatımda pek çok yıldızın parlamasına vesile oldu: Ben kendimi edebiyatla inşa ettim ve hayatı yaşayarak değil, kitaplardan öğrendim. Belki de şöyle demem gerekir: 9 yaşımdayken aldığım karar, benim hayatım için, pek çok yıldızın parlamasına vesile olan bir büyük patlamadır! Bu olayın üzerimdeki etkisi o denli yoğun ki, şahsi big bang’imin öncesi olduğunu bilmeme rağmen oralarda neler vardı, o karardan önce nasıl bir gerçeklik hüküm sürüyordu, sahiden hatırlayamıyorum ancak o evrende parlayan pek çok yıldızın ilk ışıklarını gördüğüm anlar, zihnimde hâlâ taptaze. Yüzlerce yıl önce yaşamasına rağmen, daha portresindeki bakışlarla beni etkilemeyi başaran Montaigne ile 13 yaşımdayken, İzmir Sineması’nın hemen yanındaki bir kitapçıda tanışmıştım. Kitabın adının üzerimdeki tesirini bugün dahi hissederim: Denemeler. Herhangi bir konuda, alabildiğine özgür biçimde bir şeyler karalama düşüncesinin, “Ben bu konuda böyle düşünüyorum!”diyebilme cesaretinin ve bu cesareti bir doktrin gibi değil deneme kelimesiyle sunma tevazuunun (hadi kabul edelim, biraz da çekingenliğinin) beni ne kadar heyecanlandırdığını hatırlıyorum (doğrusu ya, bugün de aynı heyecanı duyuyorum). George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ni aldığım kitapçının rafları, bugün de gözümün önündedir. Yine de hiçbiri, Bilge Karasu’nun yıldızı kadar ilginç bir ilk parıltıya sahip değildir: Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile tanışmam, berber sırası beklerken ortadaki sehpanın üzerinde duran, müşteriler sıra beklerken oyalansın diye öylecene konulmuş bir kitap eki sayesindedir! 9 yaşımdayken aldığım bir kararla genişlemeye başlayan evrenimde gerçekliği bükerek hayatı farklı görmemi sağlayacak denli ağır tüm bu yıldızların doğumu, bana dün gibi gelir: Benim evrenimde yaşam, o yıldızların sonsuz enerjisiyle yeşerdi ve ben onların büktükleri gerçekliklere bakarak hayatı tanıdım.

Oğuz Atay

İlk parlama anı zihnimde bu denli berrak olan bir diğer yıldız ise Oğuz Atay’dır. Onunla, kendisi de bir kitap kurdu olan annem sayesinde tanıştım: Gür sakallı bir adam, üzerinde Tutunamayanlar yazan bir kitabın kapağında uzaklara bakıyordu. Kitabın kalınlığının, isminin ağırlığının ve Atay’ın bakışlarının üzerimdeki efsununu bugün dahi hissederim. Kitaplar benim için müthiş cazibe nesneleri haline gelmişti. Aslında, annemin okuduğu hemen her kitaba biraz öyle bakardım; ben de büyüyünce onları okuyacağımı düşünür, kitaplardan müteşekkil bir “to do list”hazırlardım. Yine de, o dönemde bende benzer hisler uyandıran pek çok kitap, zihnimin eleğinden geçerek silinip gitmişler; Tutunamayanlar’ın efsunu ve parıltısı ise hâlâ taptaze duruyor. Bu üçlünün (kalınlık, ağırlık ve bakışlar) bileşiminden öyle korkuyordum ki, kitabı elime almaya, içini karıştırmaya dahi bir türlü cesaret edemiyordum. Sebebini bilemesem de, kitabı okumaya henüz hazır olmadığımı fakat okuduğumda çok etkileneceğimi ve üzerimdeki tesirinin çok fazla olacağını hissediyordum. Tutunamayanlar, to do list’in üst sıralarında yıllarca büyümemi bekleyip durdu; Oğuz Atay’ın karizması da, yıllar boyu içimde büyüdü.

Bedbin duvarının arkasında yalnız yaşayan biri olarak takıntı sözcüğü hayatımda hep önemli bir yer tuttu; kendimi bildim bileli, farklı konularda takıntılı biri oldum. Bunun nedeni üzerine çok düşündüm; sanırım hissettiğim, Zweig’ın Satranç’taki karakterinin yaşadığına benzer bir duyguydu: Duvarın arkasında kendimi yapayalnız hissediyor ve bana heyecan, öfke, sevinç, mutluluk, hınç; ezcümle, yalnızlık dışında herhangi bir duygu yaşatan bir şeye takıntılı bir şekilde tutuluyor, kafamda takıntı haline gelen bu şeylere tutkuyla bağlanıyor ve onlarla ilgili her şeyi derinlemesine anlamaya çalışıyordum. Takıntım, edebiyat, müzik, sinema gibi şeylere yönelince derinleştiğimi ve bedbin duvarımın arkasındaki evrenimin de genişlediğini, yalnızlık duygumun azaldığını hissediyordum. Ne var ki aynı takıntım öfkelerime, pişmanlıklarıma, üzüntülerime yönelince evrenimde ışığın bile kaçamadığı bir karadelik oluşuyordu ki böyle zamanlarda duvarımın arkasındaki yalnızlığımın, ıssızlığımın arttığını hissediyordum.

Ergenlik yıllarımın başında, yavaş yavaş gitar tıngırdatmaya başladığım yıllarda John Lennon’a atfedilen bir söz okumuştum, bir yere not etmediğime çok hayıflanırım; aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:

“16 yaşındayken idolleriniz vardır; onlara hayran olur, arkadaşlarınızla bir araya gelerek sürekli onlardan konuşursunuz ve bu iyi bir şeydir. Ancak 40 yaşına geldiğinizde hâlâ bunları yapıyorsanız, kafanız 16 yaşında kalmış demektir.”

Lennon’a atfedilen bu laf, belki de bu duyguyu çok yoğun yaşadığımdan, 15 yaşımdaki zihnimin bir köşesinde kristalleşerek bugünlere kadar gelmiş. Ergenlik yılları, öykünmenin belki de en yüksek noktada yaşandığı dönemdir: Uçlarda yaşamak, bir şeyi (takımı, futbolcuyu, şarkıcıyı, oyuncuyu) daha çok sevmek, onunla ilgili bir sürü gereksiz bilgiyi behemehal masaya koyabilmek en büyük maharet gibi gelir: Pink Floyd hakkında ahkam kestiğim; David Gilmour’un değil, Roger Waters’ın haklı olduğunu öfkeyle savunduğum bir sürü tartışma hatırlarım. Keza Gilmour’un gitaristliği hakkındaki bir yoruma sinirlenip günler boyu forumlarda tartıştığımı, o zamanki gitar hocama konuyu taşıyıp bana hak vermesini büyük bir sabırsızlıkla beklediğimi biliyorum. O zamanlar Pink Floyd’la ilgili elime geçen her şeyi büyük bir iştahla okuyor, Waters’ın asi ve tutkulu tavrını kendimle özdeşleştirerek onun gibi olmaya çabalıyor, bir gün grubumla birlikte The Wall gösterisi yapmanın hayalleriyle yanıp tutuşuyordum! Bugün bir yanıyla gülünç gelse de, doğrusunu söylemek gerekirse, tüm bu tartışmalardaki öfkeli tutkuma, hanidir pek de hissedemediğim yaşama mutluluğuna içten içe imrenmeden edemiyorum. 40’lı yaşlarıma doğru adım adım ilerlediğim bugünlerde, Lennon’ı haklı çıkartacak bir süreçten geçtiğimi söyleyebilirim ama bunun iyi mi kötü mü olduğundan pek de emin değilim. Bugün o Pink Floyd kavgalarımı düşündüğümde öfkemin ardında (veya belki içinde) pek çok duygu olduğunu görüyorum: Tutku, aşk, heyecan, hırs… Geçen zamanın hayattan keyif almayı sağlayan tüm bu duyguları budadığını hüzünle fark ediyorum.

Peki, Tutunamayanlar‘a ve Oğuz Atay’a geri dönelim. Atay’la olan arkadaşlığım da farklı olmadı; Atay’ın hüzünlü hayatını, izini bulduğum her yerde takip etmeye çalıştım. Bir resim ve delici bakışlar ile başlayan dostluk, Mîna Urgan’ın bugün de gıpta ederek sayfalarını ara ara karıştırmaktan müthiş keyif aldığım Bir Dinozorun Anıları ile ilerledi: Mîna Urgan, Atay’la tanışma anını öyle güzel anlatıyordu ki bu tasvir, en az resim kadar etkilemişti beni:

Oğuz Atay’ı ayaküstü ve o kadar az gördüm ki, onunla ilgili ancak bir tek izlenim edindim: Koskocaman bir kediye benziyordu tıpkı. Çok kocaman ve çok güzel bir kediye öyle benziyordu ki, ona elimi uzatınca “miyaaav” diyeceğini sandım. Miyavlayacağı yerde “tanıştığımıza memnun oldum” deyince şaşırıp kaldım.

Henüz ortaokul öğrencisiyken okuduğum bu satırlar, Atay’ın üzerimdeki efsunlu etkisini iyiden iyiye artırmıştı. Küçüklüğümden beri silik, görünmeyen biri olduğumdan, Atay’ın daha ilk anda, yıllar sonra bile unutulamayan böylesi bir etki yaratması; ezcümle karizması, onunla ilgili her şeyin peşine düşme isteğimi kamçılamıştı! Bu istek nedeniyle, Tutunamayanlar’dan önce onun yazarı ile ilgili bir sürü şey okumuş; daha kitaplarına girmeden Atay’ı, yakın bir arkadaşımmış gibi tanımıştım. Nitekim Oğuz Atay denildiğinde, bugün dahi, bir büyük yazar imgesinden önce bir arkadaş sıcaklığı canlanır kafamda; ona dair bir şeyleri okuduğumda, sanki yıllardır tanıdığım ve ne acıdır ki zamansız kaybettiğim birine dair yeni şeyler duymanın tuhaf hüznünü hissederim.

Bugün geriye dönüp baktığımda, küçüklüğümde beni en çok etkileyen şeyin kitabın adı olduğunu düşünüyorum: Tutunamayanlar. O zamanlar farkına varamasam da derinlerde bir yerde kendine yuva bulan, kendimi Atay’ın arkadaşı bellememe sebep olan, ezcümle, o efsunu yaratan esas şeyin kitabın ismi olduğunu, yıllar sonra ancak şimdi anlayabiliyorum. Atay, küçüklüğünden beri hep güçsüz, kuvvetsiz dolaşan, en ufak bir terslikte 40 derece ateşle yataklara düşen çelimsiz ve iştahsız bir çocuk olarak, hayata dair hissettiğim o tuhaf korkuyu tek bir kelimeyle özetliyordu. Geçen yıllar içerisinde, bu hissin içimde giderek büyüdüğünü ve tüm benliğime yayıldığını hissettim. En mutlu anlarımda bile, derinlerde bir yerde Selimciğim Işık’ın tutunamama hissini duyumsarım. Belki de bu nedenle, Oğuz Atay’ın Günlük’ünde “canım insanlar, sonunda bana bunu da yaptınız” cümlesini her dem, derin ve anlayışlı bir hüzünle okumuşumdur. Oğuz Atay benim için bir yazardan ziyade bir arkadaş gibi oldu ve ben onun hayatını, zamansız kaybettiğim bir arkadaşımın hayatını merak ediyormuş gibi didiklemeye başladım.

Ona dair bir şeyler okudukça hayretle şunu fark ettim: Mîna Urgan’ın bir kedi gibi tanımladığı, dışarıdan bakıldığında insanı belki hafif ürküten bu adam, konuşmaya başladığı anda behemehal munis birine dönüveriyordu. Dahası, pek çok arkadaşı onun “Ben buradayım sevgili okuyucum; sen neredesin acaba?” diyerek zorunluluktan inşa ettiği duvarın arkasından insanlara seslenmeye çalıştığı böylesi karanlık bir edebiyata imza atmasına şaşakalıyorlardı, zira onların tanıdıkları Oğuz hiç de öyle biri değildi! Sanırım Atay’la kendimi özdeşleştirmeme sebep olan duygulardan bir tanesi de bu oldu: Benim de çevremde olan ancak yeterince yakınımda bulunmayan kişiler, içimdeki sonsuz bedbinliğin, boşluğun ve o tuhaf korkunun karanlık kokusunu duyduklarında şaşakalıyorlardı. 16 yaşında bir ergen gibi, Atay’la aramdaki paralellikleri buluyor, o paralellikleri gördükçe arkadaşımla bir ortak nokta daha yakalamanın heyecanını yaşıyordum! Bu heyecanla sarıldığım kitaplardan bir tanesi de Yıldız Ecevit’in yazdığı ve Atay’ın hayat hikâyesinin izini onun metinlerinde sürdüğü “Ben Buradayım…” kitabıydı. Takıntılı mizacım gereği, Ecevit’in kitabını yutarcasına okurken kayıp arkadaşıma dair hiç bilmediğim bir şey keşfetmiştim: Oğuzcuğum Atay, bir konuda benim tam zıddımdı: Benim aksime o, iştahı ile tanınan, arkadaşları arasında –tabiri caizse– gourmandlığı ile nam yapmış bir zattı!

Şimdi burada, tekrar geri dönmek üzere, küçük bir sıçrama yapalım. Aziz Nesin, oğlu Ali Nesin’le mektuplaşmalarından oluşan “Canım Oğlum Canım Babacığım”ın önsözünde Falih Rıfkı Atay’dan Zeytindağı’nın onun üzerindeki tesirinden bahseder. Lise yıllarında okuduğu ve üzerine “Bu kitabı bütün Türkler okumalı!” notunu düştüğü bu kitabın Nesin üzerindeki etkisi çok büyüktür; ne var ki Nesin, geçen zaman içerisinde, okuduğu diğer kitaplarda da olduğu gibi, bu kitabın konusunu, düğüm olaylarını, kurgusunu, kahramanların adlarını unutur; belleğinde Zeytindağı’na dair yalnızca bir güzellik izi kalır; ateş ve alev yumağından oluşmuş bir güzellik izi. Nesin, Zeytindağı’nı daha sonra farklı zamanlarda tekrar okusa da sonuç değişmez: Olaylar, düğüm noktaları, cümleler yavaş yavaş silinir; geride yalnızca alev yumağından bir güzellik izi kalır. Aslında bu, hemen hemen hepimiz için geçerlidir; okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz çoğu kez bir güzellik izi bırakır zihnimizde ve biz onlara tekrar döndüğümüzde aslında eserin bütününün gizemini değil, o güzellik izini ararız. “Bu şarkı beni geçmişe götürüyor…”dediğimizde, aslında farkına bile varmadan bu güzellik izinden bahsederiz: Gittiğimiz yer geçmiş değil, o güzellik izinin olduğu yerdir. Biz geçmişe değil, o güzellik izine döner, o güzellik izinin hayatımıza dokunduğu ilk anda hissettiklerimizin tekrar yeşerdiğini fark ederiz. Bu güzellik izi içimizin kıpır kıpır olduğu bir ana ait olabileceği gibi, canımızı acıtan ama onunla oynamaktan da kendimizi alamadığımız bir yara kabuğuna da ait olabilir. Benim için bugün Pink Floyd dinlemek biraz böyledir: Ne sevdiğimi tam olarak açıklayamasam da Gilmour’un hüzünlü gitarında, tam manasıyla anlatılamayan, dilin yetersiz kaldığı bir güzellik izi bulurum. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, ona dair hiçbir şeyi hatırlamasam da zihnimde dağın başındaki bir ağaç imgesiyle, bir güzellik iziyle asılıdır. Zaman diğer duyguları budasa da, güzellik izleri zihnimizde taptaze durur ki bizi esas etkileyen tam da bu duygudur: Bize tesir eden eserler, zihnimizde bir güzellik izi bırakırlar.

Yıldız Ecevit, kitabında Atay’ın gourmandlığı üzerinde ara ara durur. Arkadaşları arasında iştahıyla meşhur olan Oğuzcuğum Atay’ın yemek düşkünlüğünün izini Tutunamayanlar’da da sürer Ecevit: Meyhane sahnesindeki bitmek bilmez meze anlatımı, Atay’ın boğazına düşkünlüğünün bir tezahürüdür. Yine de, Ecevit’in Oğuzcuğum Atay ile ilgili mufassal kitabından da aklımda, onca analizin yerine tek bir görüntü kalmış: Bir koridorda dizlerinin üzerine çökmüş ve kararmasınlar diye ayıklanmış enginar çanaklarını limonlu suyla hızlı hızlı ovalayan Oğuz Atay imgesi. Kitabın sayfaları arasında nice dolaşırsam dolaşayım, bu kısmı bir türlü tekrar bulamadım; kimi zaman bu sahnenin zihnimin bana bir oyunu olduğunu da düşünmeden edemiyorum doğrusu. Öte yandan ara ara kitaplığımdan çıkartıp sayfalarını karıştırdığım kitapta “Ben Buradayım…”diyen adamı, hayalimde başka türlü canlandıramıyorum! Bu görüntünün zihnimde niçin bu kadar yer ettiğini, hafızamın eleğinde neden yukarılarda kaldığını çok düşündüm. Hiç tanışmadığım, yalnızca kitaplardan izini sürdüğüm biri, handiyse saçma denecek bir görüntüyle kafamda yer etmişti. Öyle ya Atay, kitapları, üslubu, hüzünlü yaşantısı ile önümde dururken neden zihnimde böyle bir görüntüyle var olmuştu?

Yıllar sonra şimdi bu sahnenin yüreğimi neden bu kadar burktuğunu, zihnimde bir güzellik izi, hayatımda parlayan bir yıldız olarak yer ettiğini, sanırım, anlıyorum: Bu zahiri görüntü, onun –ve kendimi onunla eşleştirdiğim için benim– hüzünlü hayatının bir hülasası gibiydi! Nice çabalarsa çabalasın hayata tutunamayan, tehlikeli oyunlar oynamaktan kendini alıkoyamayan, bedbin duvarının içinde biçare korkuyu bekleyen bu gür sakallı adam, aslında zırhının altında, hayatı dolu dolu, coşkulu bir zarafetle kucaklamak isteyen birini yaşatıyordu. Tutunamadığını itiraf ettiği kitabında “Bat dünya bat!” diye bağıran bu müzmin bedbin aslında, biraz sonra afiyetle midesine indireceği enginarlar kararmasın, onları tabağında gördüğünde iştahı kaçmasın diye enginar çanaklarını limonlu suyla hızlı hızlı ve büyük bir ciddiyetle ovalayacak kadar görkemli bir tutkuyla yaşıyordu. “Canım insanlar, sonunda bana bunu da yaptınız…” diyen adamın kırgınlığının sebebi, tam da bu sahnede gizliydi: Aslında bir enginar çanağından mutlu olacak, keyifle yediği bir yemekte coşku bulacak; ezcümle, tutunabilse müthiş bir zarafetle yaşayacak biri, yıllar içerisinde etrafına bedbin bir duvar örerek yalnızlığa gömülmek zorunda kalmıştı! Yine de, o yaşama coşkusu, o zariflik böyle küçük anlarda görülebiliyordu işte…

Bu güzellik iziyle ilk rastlaşmamın hayatımda yıldızın parladığı bir an olduğunu da ancak şimdi anlayabiliyorum. Atay’ın dizlerinin üstünde elinde limonla enginar çanaklarını ovan görüntüsü, küçüklüğünden beri aynı bedbin duvarın arkasında yaşayan biri olarak benim için bir umut ışığı olmuştu! Atay’ın zihnimde parlattığı yıldız, bedbin duvarın ardında da bir şeyler yapılabileceği, bütün karanlığa rağmen minik tutkulara sarılarak hayat coşkusu duyulabileceği ve zarifçe yaşanabileceği düşüncesiydi sanırım. Oğuzcuğum Atay, yıllarını o duvarın ardında korkuyla geçirmiş; bundan sonra geçireceği yılları da tevekkülle şimdiden kabullenmiş biri olarak beni bu görüntüsüyle derinden sarsmış; duvarımın içini nasıl yeşertebileceğimi, kendisinin farkına bile varmadığı, hiçbir zaman da haberdar olamayacağı minicik bir görüntüyle öğretmişti. Aynı görüntü bana ıskalanmış bir hayatın hüznünü de hatırlatıyordu: Hiç tanımadığım arkadaşım, bütün bir ömrünü ona enginar çanaklarını limonlu suyla hızlı hızlı ovdurtacak ince bir hayat coşkusuyla geçirebilecekken, sonunda ona bunu da yapan insanlar nedeniyle bedbin duvarının ardında bir korku bekçisine dönmüştü. Bu zahiri görüntü, Atay’ın kitabının adının üzerimdeki tesirini de açıklıyordu: Oğuzcuğum Atay, aslında tutunabilmeyi istemiş, bunun için elinden geldiğince çabalamış, o kadar ki kararmasınlar diye enginar çanaklarını limonla ovacak kadar ince biri olmaya gayret etmiş, ne var ki bunun bir karşılığını görememişti. Yine de, yıllar sonra bugün, hiç tanımadığı birinin zihninde bedbin duvarından çok, bu ince coşkusuyla hatırlanıyordu.

Oğuzcuğum Atay’ın elinde limon, enginarları ovan görüntüsü, bütün o becerememe, yapamama, ezcümle tutunamama hallerine rağmen, n’olursa olsun beni zarif yaşamaya zorlayan bir güzellik izi, karanlık anlarımda yolumu aydınlatmaya çalışan bir yıldız olarak zihnimde asılı. İlkgençliğimin son demlerinde aklıma düşen bu görüntü, belki de, John Lennon’ın bahsettiği ve –ne yazık ki– hayatımda giderek daha az hissettiğim öykünmelerimin sonuncusuydu. Hayatının önemli bir bölümünü korkuyu bekleyerek geçiren bir kut-u layemuttan elinde kronometre, kuğuboynu ibrikle kahve demleyen birine dönüşmem de, belki, Atay’ın bu görüntüsünün hayatımdaki bir tezahürü; bedbin duvarımın ardındaki en yakın arkadaşlarımdan biriyle, ilkgençliğe özgü –ya da oradan miras– bir heyecanla bir ortak nokta daha yakalama telaşesi; bu son öykünmenin zihnimde parlattığı yıldız, bedbin duvarımın ardındaki yalnızlığımı dindirme çabasıdır. Belki de bu nedenle, kahvemi demlerken, hayata Oğuzcuğum Atay gibi bir ciddiyetle yaklaştığımı, zarif yaşamak için elimden gelen çabayı sarf ettiğimi düşünüyor; burnuma gelen kahve kokusuyla, ilginç bir Proust fenomeni yaşayarak, hiç görmediğim arkadaşımın limonlu suyla enginar çanaklarını ovan zahiri görüntüsünün yanında kendimi buluveriyorum.

Deniz Kıral