Figen Savi

Sessizliği eline koluna vurmuştu dedemin. Bahçedeki toprak fırının yanına bir yenisini daha yapıyordu. Tenekelerde biriktirdiği küller vardı, her sabah sobadan çıkarıp duvar dibinde sıraladığı. Sanırım zamanı gelmişti. Hepsini döküp eliyle düzledi. Ellerindeki tozu atmak için avuçlarını birbirine vurarak samanlığın kapısının yanında duran şişe çuvalına yöneldi. Hışımla kavradı ama kaldıramadı. Oturduğum yerden doğrulduğumda elinin tersiyle durdurdu. Çuvalı küllerin yanına kadar sürükledi. Şekilden şekle giren ifadeleri, yüzünde bir duygu seliydi. O sele karışmayan sadece gözyaşları kalmıştı, onu da içine mıhlamıştı, hiç ağlamadı. Ne cenazede ne de sonra ağlarken hiç görmedim. Anneannemden sonra böyle sus, biraz da aksi oldu.

Dedem çuvalı tutup kaldırabileceği güce gelene dek elleriyle, bir bir çıkardı şişeleri. Yeşili az, beyazı çok olan şişeleri. Çuval yarı olunca devirdi hepsini. Çekiç elinde, gelişi güzel vuruşlarla parçaladı hepsini. Küllerin arasına batıp çıkan cam kırıklarının üstüne elli kiloluk kaya tuzunu, ardından da demir talaşını döktü. Ona göre fırının hası böyle vacipti. Dudakları pul pul olmuş, soluğu kesik ama sıklaşmış, gözleri, zorlandığından daha fazla çukurlaşmış vaziyette çalışıyordu. Ayran yapıp getirmeyi geçirsem de aklımdan, vazgeçtim tersleyecek diye. Tıkandı o sıra. Olduğu yere çömeldi. Dizleri eprimiş, rengini kaybetmiş kahverengi pantolonuyla bir örnek, cepken yeleğinin cebinden mendilini çıkarıp alnını, boynunu silmeye başladı. Bir koşu su getirip uzattım. Bana bakmadan aldı. Yere doğru, sağında duran ateş tuğlalarına kaydırıyordu gözlerini. İki yudumda bardağı geri verdiğinde “İyi misin?” diye sordum. Her zamanki gibi cevap vermedi. Çökünce çıkan gömlek eteklerini, pantolonunun içine sokuşturarak ayağa kalktı ve kaldığı yerden devam etti. Fırın tabanının son aşaması kalmıştı artık. Kardığı harçla birlikte tuğlaları özenle yerleştirdi. Dökülen kederiyle anneannemin yokluğunu bana da hatırlatıyordu. Sabrı selimdi benim canım ninemin… Merhametini göğsüne takmış, boynunu hafif yana eğmiş, al yanaklarının üstünde, bir çift ela gözle gülümserdi hep şu ağacın yamacında. Acı bir tebessümmüş, şimdilerde kanıksadığım. Çok küçükken geçirdiği hastalıktan sebep duyma ve konuşma yetisini kaybetmiş, dünya gözüyle duyabileceği her sesten, anlatabileceği her kelimeden, cümleden mahrum büyütmüş koca yüreğini. Dedemin lafıydı bunlar hep. Böyle diyordu onun için.

Dedemin tatlı, coşkun dili donatıyordu beni. Hayata dair ilgisi, merakı, aktarışı arkasından sürüklüyordu. Usanmıyordu anlatmaktan, açıklama yapmaktan. Bunu öyle bir iştahla yansıtıyordu ki, öğrenme hevesi, yaşam sevinci kendiliğinden doğuyordu insanın içinde. Anneannemin o sessiz tarafında, cevher olan güler yüzüne çok hayrandı. Gözleri öyle derin bakıyordu dedemin. Bir gün sundurmada, ziyaretimize gelen muhtara, “Şasine ölürse, Ayşe’m, bu ev, bu bahçe, toprak fırınımız, iğde ağacı, şu ezan çiçekleri, aşı güllerimiz, öksüz mevsimlere nasıl dayanır a Alihsan? Ben nasıl dayanırım!” demişti. Doğru, dayanamıyor. Ocak ayının on beşinci günü, ikindileyin, kanepeye öylesine uzandığını düşündüğümüz sırada, beyaz tülbendinin içinde, sanki sarı bir karanfil demetine bezenmiş iki yumulu göz bulduk anneannemi. Feryadım çevre ocaklara ulaştı da dedemin kılı kıpırdamadı. Öyle dikildi kaldı başında. Öyle bir suskunluktu ki, delirdi delirecek zannettiğimden acımı kenara koyup peşinde koştum. Dayanamıyor işte. Konuşmuyor o gün bu gün. Evdeki bütün halı, kilim ne varsa yere serdiğimiz hepsini topladı birilerine verdi, benzerlerini alıp koymaya çalıştı. Tek tek kapıları değiştirip aynı işçilikte, aynı renginde yenisini taktırdı. Tüplü bir televizyonumuz vardı mezarcıya verdiği. O televizyonun aynı modelini bulup getirmek için viraneye döndü bir hafta boyunca. Her şeyin ikincisini yapıp eskisini kırıyor, yıkıyor, kaldırıp koparıyor yok ediyordu. Ben hâlâ peşinde, yüreğim pervane koşuyorum.

Baharı karşılayan, güneşli sabahlardı. Mevsim kendisini gösterip göstermeme arasında, keskin soğuğuna söz geçirememiş olsa da, bu dönemler sırtımızı ısıran ürpertiye karşın, umut doldurur oluyordu içimize hep. Bu sabahlar öyle değil şimdi. Öyle değiliz. Avlu içinde, kollarımı göğüslerimin üzerinden sarmış, ellerimi koltuk altıma sıkıştırmış, büzüldüğümün farkına varmadan, köyün üst tarafından geçen Ankara yoluna daldırmıştım gözlerimi. İçimde gücünü yitirmeyen bir hasret, çok arzuladığım kavuşma güdüsü, dışarıya yol bulmak istercesine kabarıyor, sonra da kaya olup göğsümde sertleşiyordu. Gittikçe çok özlüyor, susmuyordu bu iç sesim.

Fırat… Dön(se) ne olur.

İkinci sınıfın finalleri biter bitmez köye geldiğim yaz, kütüphane telaşesinde tanıdım Fırat’ı. Okulun içinde, uzak-yakın, aydınlığa ışık yakan, gönüllü insanların gönderdiği kitap kolilerini açmak, hepsini raflara dizmek, düzene koymak, bana ne denli önemli ve ciddi bir iş yaptığımızın gururunu hissettiriyordu. Bu sayede birlikte geçirdiğimiz her vakit, keyifle hatırlanacak günlerdi. Bir gün, topladığı mor salkımları, avucuma kondurduğunda şakalaşmalarımızın, gülüşlerimizin, sohbetlerimizin sıradan olmadığını anladım. Dudağının kenarı goncaya vâkıf, gözlerinin siyahı şiir gibi parlaktı. Sonrasında aynı köyün içinde, arkası kesilmeyen mektuplar verdik birbirimize. Yüz yüze söyleyemediğimiz ne kadar çok konu varsa, karşı karşıya geldiğimizde konuşması mümkün olan basit şeyleri de bir o kadar satırlara sökün ettik. Yazdığı her mektup gök mavisine denk, engin, özgür ve güven kelimelerine karşılık gelen anlamlar içermekteydi. Defalarca okunulası. Öyle derin, hem de güzel.

Bunları geçirirken zihnimden, büyük bir sesle sarsıldım. Evden gelmişti ses. Sundurma merdivenlerini hızla çıktım. On adımlık o koşturmaya, kafamdan geçen onca düşünce nasıl sığdı bilmiyorum. Dedemi ölü bulabilme ihtimalinden daha emindi tüm hücrelerim. Yüklüğün yanında, katladığı yorganı yerleştirecekti sanırım, gayet iyi ama o da donmuş gibi duruyordu. Korkuyla sevinç arasında, bilinmezde patladı midem. Mutfak yolundaki muşambaya, ayaklarımın dibine kusmaya başladım. Ellerim karnımda, akan gözyaşlarım, öğürdükçe salyalarıma karışıyor, ıslaklığa bulaşan saçlarım yüzümü yakıyordu. Yanıma hiç gelmedi. Elindeki yorganı yerine koydu. Ben eteğimin uçlarını kaldırıp hızlıca yüzümü sildim. Oturma odasına yöneldik ikimiz birden. Odanın tavanından kocaman bir kerpiç parça düşmüş, düşerken sobanın dolaşan borularını da yıkmıştı. Neresinden tutacağımı bilemediğim bir iç çekişle muşambayı temizlemeye ardından da odanın harabe döküntüsünü toparlamaya, saçılan kurumları temizlemeye koyuldum.

Nice zaman sonra, yine, dedemin kendi verdiği kararla tavan da değişti, lambiri oldu. Bittiğinde naralar atmadığı kalmıştı sevincinden. İki kelamını esirgese de, coşkun yel gibi geziyordu etrafta. Çok sürmedi, söndü. Yedi bitirdi kendini. Uyku uyuyamadı. Yemek yemedi. Ayrı yiyorduk zaten yemeklerimizi. Ona kurduğum sofralara da oturmaz oldu. Bir sabah hışımla topladı yine oturma odasındaki eşyaları. Tek tek sökmeye başladı tavan tahtalarını. Bendim ondan önce delirecek olan. Ağlayarak izliyordum ne yaptığını. Kuvvetten de düşmüştü boğazından lokma geçmeyince. Titriyordu dirsekleri. Dizleri dermansızdı. Köylünün de mecali kalmamıştı söz anlatmaya. “Cehennemi biliyorum” demenin günahı varsa affetsin Yaratıcı. Ortasındaydım. Lime lime yanıyordum. Ne zaman ki tavanı yeniden kerpiç yaptırdı, normale döndü her şey. Yanaklarına biraz olsun kan, yastığına rahatlık geldi. Nane bahçesine büründü ortalık. Ferahlık ne büyük nimetti.

***

Güneş kızdırıyordu. Sıcak, ensemde tokmak; nem, bağrıma yapışan bir zar gibiydi. İçim içime sığmıyordu, Fırat gelecekmiş. Muhtarlıkta işlerimi hallederken laflıyorlardı, duydum. Çıktığımdan beri, durmadan yürüyorum. Okulun berisinde dar bir yılankavi patika vardı. Bilerek uzattım yolumu. Tepeleri aşa aşa geldim eve. Dedem bahçede oturmuş, yorgan iğnesiyle ayakkabısını dikiyordu. Kendimi hamamlığa attım. Kurnaya dolan soğuk suyu alıp alıp döktüm başımdan aşağı. Sevinç mi, belirsizlik mi adını koyamadığım duygularla akıyordu gözyaşlarım.

Akşam alacası çökmüştü, yanına oturduğumda.

“Fırat geliyormuş. Ali İhsan Emmi, Ümmügül’le konuşurken duydum. Bir haceti olduğundan değil, özlediğinden dediler. Fırat öyle söylemiş. Zamanını sormadım dede, merak ediyorsan. Sen de çok seviyorsun diye anlatıyorum. Memleketine gitmediği, nineme manlama yaptırdığın her Cuma akşamı bize çağırırdın Fırat’ı, yesin diye. Onunla sohbet ederken gözlerinin içi gülüyordu, yeşil yaprak üstünde su damlasına benzer. Öyle güzel ışıldıyordun. Senin için güzel bir haber değil mi bu, sevindin mi?”

Ben inanılmaz sevindim dede.

“Gelsin bakalım.”

Ender zamanlarda tek tük söylenebilecek cümlelere emsaldi dudaklarından dökülen. İğde ağacının dallarına doğru kafasını kaldırıp gözlerini daldırarak cevapladı. Kısa ve donuk: Gelsin bakalım.

Değişmeyen, düzelmeyen düzenimize rağmen hepimize iyi gelecekti Fırat. Görünce dedem yüzünü, yediveren açacaktı kalbi. Gülecekti sanki günlerimiz, bir de bu dar geceler. Dedeme, dahası bana merhem olacaktı, biliyorum. Sadece özlediğinden değil, haceti de olduğundan, bizim için, benim için, evlilik bahsini açmak istediği için geliyordu. Sorsaydım keşke ne zaman geleceğini.

Yazın ortaları, ağaçların zerdaliye durduğu sıcaklardı. Pazen iyice mayışmış, çenesi yerde, gözlerini kapamayla açma arasında hareket ettiriyor, çok nadir de olsa kuyruğunu birden hızlıca sallayıp olduğu yere usulca kıvırıyordu. Fırındaki korun iyice söndüğüne emin olduktan sonra yıkanmış beyaz çamaşırları asmaya koyulacaktım. Dedem sundurmadaki sedire uzanmış, kasketini gözlerinin üstüne indirmiş şekerleme yapıyordu. Ben öyle zannediyordum, fırladı yerinden. İğdenin yanında, içini yeni doldurduğum varile ellerini daldırıp daldırıp yüzüne su çarptı. Bahçede bir ileri bir geri gezdi durdu. Yerdeki sepetten aldığım atleti kuvvetlice iki defa silkeledim, asacaktım ki karşımda durdu. Göz gözeydik. Konuşacağı şeyler iyi değilmişçesine ürperdim. Döndü arkasını gitti. O gidişi biliyorum. Mezarlıkta batıracaktı güneşi.

Sönmüyordu ateşi. Anneannemin ölümünü kabul ettirmenin yolunu bir türlü bulamadığım için kendimi suçladığım zamanlar da geride kalmıştı. İçinin alevi, evin her yerine sıçramıştı. Hepimiz, her gün, yaşadığımız şeylerde kavruluyorduk, küle dönmeden. Yalnızlaştırdığımız yaşam, bizi kendi tavında döverken kaçırdığımız güzelliklerden eksiliyorduk ekseriyetle. Nasıl iyileşecektik bilmiyordum. Fırat’ı beklemenin, onunla ilgili kurduğum hayallerin yaydığı umut olmasaydı tutunamazdım bu kadar fazla. Öylesine zordu içinde bulunduğumuz durum. Dedem geçen zaman içinde toparlanmak yerine hepten bırakmıştı kendini. Yıkıp yeniden yaptığı meşgalelerden de geçmiş, iyice içine kapanmıştı. Kasnaklarımı, iplerimi bir çantanın içine doldurup Yasemin’in yanına gitme isteği göğsümdeki sıkıntıyı araladı. Uzun zamandır elime almadığım etaminimi, arkadaşımla laflarken ilerletebilirdim. Omuzunda testi olan, uzun saçlı, balıketli, kırmızı elbiseli bir kız işleyecektim. Sonrasında çerçeveleteceğim bu panoyu evimin en güzel köşesine, çalışma odama asacak, Fırat’a karşı övünecektim. Bahçede yan yana oturmuş çayımızı içerken, elimizde el işlerimiz bunları konuşuyorduk Yasemin’le. Arada, dört-beş adımda vardığım bahçe kapısından, camiyle marangozların evinin arasından görünen bizim eve doğru bakıyordum. Dedem gelmiş, bahçede yaktığı lambaların ışıltısı, ağaç dallarının arasından haber veriyordu. Hissettiğim rahatlıkla arkama yaslandım. Nasılsa benim burada olacağımı kestirmesi güç değildi. Yaseminlerden başka, hiçbir yere gitmiyordum. Epey olmuşsa da vakit; havanın dinginliği, sohbetimizin koyuluğu, hafta sonu şehre inip alacağımız kitapların heyecanı, gecenin ilerleyen saatlerine meydan okuyordu ki gürültü koptu. Pazen havlayarak kapıda belirmiş, olduğu yerde tozu dumana katarak birkaç kez dönmüş, koşarak yine uzaklaşmıştı. Ayaklandığımızda alev alevdi caminin ardı. O kısa arada nasıl koştuğumuzu hatırlamıyorum. Komşular canhıraş, ellerinde kovalar bidonlar mücadele ediyordu. Yasemin de o kalabalıktaydı. Karanlığa doğru yükselen telaşeli seslerin karşısında, cami duvarının dibinde duruyorduk iki beden. Dedem gözünü kırpmadan yanan evimize bakıyor, yarım ağız, anlaşılması güç mırıltılarla “Şasine’m” diye inliyor, ben, bir ayağım yalınayak, bastığım yeri hissetmezken, diğer ayağımdaki terliğe dolaşan kırmızı ipi çıkarmaya çalışıyordum.

Fırat ne zaman gelir?

Figen Savi