Emrullah Alp’in dördüncü şiir kitabı Gez Gör Menekşe, dilin imkânlarını seferber ederek sözcüklerden sınırsız bir dünya yaratma çabası.

Kitap boyunca şairin gezdirdiği, gösterdiği iç ve dış dünya arasında salınır dururuz. Umut ve yorgunluk, insan ve doğa, toplumsal mücadele ve aşk, tıpkı yaşamda olduğu gibi bir arada yürür şiirlerde.

Dizelerde içgörü sahibi, kendini ve içinde bulunduğu toplumu tanıyan, hayatın her duygusuyla iç içe bir şair-birey ile karşılaşıyoruz. Lirik üslubunun en büyük başarısı belki de bu öznenin etken tavrı, “Gölgelerde renk aramaya olan inancı sürdürmek / İnanmak, hatırlamak ve ısrar etmek” demesi gibi hayat karşısındaki iradeli tutumudur. İmgelerin, metaforların, sembollerin şiirde gereğince yer aldığına, bazı şiirlerde izleğinin dayattığı biçimlerden örneğin anlatıdan kaçmadığına, şekilsel olarak hacmi kısa ya da uzun şiirlere yer verebildiğine şahit oluruz.

Başta Wellek ve Warren olmak üzere birçok kuramcının, şair ve yazarın biçim-içerik ikiliğine inanmadığını biliriz. Ayrıca bir diğer bilinen, başarılı sanat yapıtında malzemelerin biçime bütünüyle sindirildiğidir.[1] Şiirlerin geneli lirik bir hava taşısa da hiciv üslubunun kullanıldığı şiirler mevcuttur. “Biz ya da Kulizm” şiiri bunun en güzel örneğidir:

Müridi daim pulun / Kulu olmuş kulun / Cebizekâlı / İki gözü iki meme / Şikâyetçi tek pipiden / Tenizekâlı / Dili büyür yalakta / Öldüğü yaşamakta / Gerizekâlı.”

İnsana nesne gibi bakan, günün sonunda kendini de nesneleştiren tiplerin portreleri çizilir, kendi olma bilincinden yoksun, bunun inşası için çaba da harcamayanların ipliği hiciv üslubuyla pazara çıkarılır. Şair bu hicivle, deyim ve kelime sapmalarıyla şiire kendi ürettiği, kullanılmamış –belki de bundan sonra kullanacağımız– ifadeler kazandırır. Şair ve şiir zekâsının dil üzerinden kendini nasıl gösterdiğinin örneğini yakalarız bu satırlarda.

Şiirler teknik ve biçimde heterojen özellik taşısa da kitap izlekleriyle ve bölümlerin birbirine bağlanmasıyla, iç düzen açısından bütünlüklü bir yapıdadır. Savaş ve mültecilik gibi zor bir konunun işlendiği “Düşüş” şiiri kitabın “Gör” adlı ikinci bölümünde, şairin görmemiz gerekene en çok yoğunlaştığı bölümde yer alır:

“Bizi evlerimizden / Bizi zorla / Bizi gözlerinizin denizine / Bizi bot / Bizi salla / Bizi soğuk sulara / Bizi uçak / Bizi tankla / Bizi göstere göstere / Bizi çoluk çocuk / Bizi koyun kuzu / Bizi hep birlikte / İttiler”

Kitaptaki hemen hemen tüm şiirlerde işitmeye dayanan uyum önemli unsur olarak belirleyicidir, eksiltili cümlelerle kurulan bu şiirde de dize sonlarındaki sessizliklerde bile ritimsel bir acı hissettirilir. Dizeler yutkunmakta zorlanan bir noktadan yazıldığını belli eder, anlam ve boşluk birbirini tamamlar. Bu yolla büyük acıların yalınlıkla ne denli iyi ifade edilebileceği gözler önüne serilir. Tamamlanan tek ve son cümleye “ittiler” yükleminin uygun bulunması bunca zalimliğin reva görüldüğü savaş mağdurlarının son kertede bir sığıntı muamelesiyle dünyada yer bulamamasından, ötekileştirmesindendir belki de.

Kitabın temel izleklerinden ötekileştirilme, türlü haksızlıklara maruz kalmış kişilerin kendi ağzından verilir. “Düşüş” şiirinde olduğu gibi, “Türkiye Yoklama Defteri” ve “Erkek Olmayan” adlı şiirlerde de bu böyledir.

Ötekileştirme izleği, “Gez Gör Menekşe” adlı uzun, uzadıkça lirizmini daha çok hissettiren, bu yönüyle ezberbozan şiirinde şöyle yer bulur:

“Başkası öteki herkesin / Öteki kendisi bazına / Yaprak aynası say beni / Kopar da görünmez yarası”

Şiirde aynı konu, iç içe geçen yaprak ve ayna metaforlarıyla imgelem gücü kullanılarak yapılır bu defa. Malzemesine her defasında yeni ve zenginleştirici bir şekil verir.

Şiirlerin genel açıdan güzelliği şiirsel unsurların yerine göre ve dengeli dağılımından varlık bulur. “Uçsan da gökyüzünde kendi toprağının kuşusun / Nasıl olacak” der. Şiirsel işlevli bir dilden doğallıkla konuşma diline geçer. Teknikte duymaya ağırlık veren yapı, “Alfabe” şiirinde işitsel imgelemin dorukta olduğu sinestetik bir boyuta varır:

Sen bir mevsimsin, şın sad / Ben bir göçebe, te se cim / Sen bir ses yeşilimsi bemol / Ben bir renk ametist çivit mor.”

Bu şiirde sesler sinestetik bir biçimde renklerle, birbirine dayalı birden fazla metaforla eşleştirilir. Renk ve seslerdeki anlamsal çağrışımlar s, b, t ünsüzlerinde aliterasyon, e, i, o ünlülerinde asonansla yine sese dönük bir uyuma dönüşür.

Kitaptaki en kuvvetli şiir belki de “Bir Limana Bağlanmak İçin”dir. Şairler geçmişten bu yana tasavvur ettikleri ideal dünyayı şiirlerine taşır. Bu yönüyle hatırlanan en iyi örnek Ahmet Hâşim’in “O Belde” şiiridir. Bu şiire de “O Belde”ki gibi hayali görüntüler egemendir:

“Olmadığımın gözümü aldığı yerlerde / İsfahanlı bir bendir birdenbire yuvarlanıp önüne düşüyor gül şerbetinin / Gül şerbet olduğuna uyanıyor kırmızı / İskenderiyeli Hanlar kiralıyorum / Nil kendini aktığı saatlere boyuyor / Böyle inanıyorum toprağa, sınırlar böyle daha hoş / Gemilerin taşıdığı kıyılarda / Yorulmuş dalgalar gidip gelmekten beyaz / Bir Limana bağlanmak geçer içimden / Evler sakini sanır beni / Her gün yeni ayakkabılar koyduğum kapımla / Aldattım komşularımı / Dallarında uyuyorum ağaçların / Böyle inanıyorum yalnızlığa, dayanmak böyle daha hoş” (Emrullah Alp, “Bir Limana Bağlanmak İçin”)

Doğaya ve sınırsız bir dünyanın güzelliğine duyulan özlem bu dizelerle dile getirilir. Bu özlemin sebebi elbette ki sosyal şartlardır.Şair zihnindeki iyiliği gerçekliğin katılığından, varlığını dünyadaki hareket alanının darlığından, yalnızlığını kendine yabancılaşma tehlikesinden böylece korur.

Şiirlerde işitsel imgeleme dayalı bir yapı var olsa da “gül şerbet olduğuna uyanıyor kırmızı” gibi görmeye dayalı orijinal imgeler de dizelerde parlar. Nesnelerin, gülün ve kırmızının, kişileştirme yoluyla dönüşümü şiirin masalsı atmosferinde okura da başka türlü bir görme biçiminin hazzını verir.

“Yenilen” şiirinde de özlem duyduğumuz çocukluğa geriye sararak gideriz:

“Kandillere dolan tozlarından arın / Ellerini uzat, aklını, kirpiğini uzat eski yazı defterine / Başla geriye sarıp yazmaya / Iglınay küyüb kemüyüb, ıglınay küyüb kemüyüb / Çocukluk yeniden”

Çocukluktan söz ederken bir çocukluk oyunu şiirinin sözcük oyunu haline gelir. Dizelerde duyuş, düşünüş tarzı ve imgeler bizi şaşırtır, yer yer tebessüm ettirir. Bu noktada duyu, algı ve anlama dair eşzamanlıklar okur için bir hazza dönüşür.

Kitapta genel olarak metinlerarasılığa az rastlasak da “Şiir yeniden” derken Lâle Müldür, Cemal Süreya ve Attila İlhan’ı dizeleriyle selamlar:

“Sana yeni bir isim verecekler / Her sokakta yürü / Denizi bul çıkmazlarda / O mahir beste çalar / Müjganla dans et / Savaşın bitmesini bölüş / Tüm toprak parçalarında / Şiir yeniden”

Toprağı bölüşmek için yapılan savaşlara karşı bölüştüğü ve paylaştığı barıştır. Ve şiirde barışa dair umut, şairlerin dizeleri dönüştürülerek yine şiirle yenilenir.

Songül Çiçen


[1] R. Wellek & A. Warren, Yazın Kuramı, Altın Kitaplar Yayınevi, 1982, s. 332.