Henüz başlığından oldukça ilgi çekici olduğu anlaşılan kitap, içeriğiyle çok daha fazla dikkat uyandırıyor. Roger Scruton ortaya koyduğu bu eserle tepkileri üzerine çekeceğini bilmektedir ve buna rağmen düşündüklerini argümanları ile bu eserde ortaya koymaktan çekinmemiştir. Ülkemizde alacağı tepkilerden çekinildiği için yıllarca çevrilmeyen eseri, Türkçeye kazandıran Fihrist Kitap’a özel teşekkür etmek gerekir. Roger Scruton öncelikle bize “Sol”un ne demek olduğunu anlatıyor. Böylece kendi argümanlarına zemin hazırlıyor.

Scruton, eserinin sadece kendi ülkesi ile sınırlı kalmaması için özellikle olabildiğince ülke ve düşünüre yer ayırıyor. Her ülkede farklı şekilde gelişen, farklı şekilde anlaşılan ve yorumlanan fakat hepsinde sadece yaygara çıkarmaya yarayan sol düşünceyi geliştiği şartlar ve coğrafya üzerinden inceleyip yorumunu yapıyor. Bununla da kalmayıp her bölümde düşünürün eserlerinden örnekleri birebir alarak bunları önce anlamamıza, sonra da onunla birlikte eleştirmemize rehberlik ediyor. Scruton kelimeleri değiştirerek inancın değiştirilebileceğine inanılan komünist düşünceyi gerektiğinde doğuşundan gerektiğinde ise günümüzden hedefleyerek köşeye sıkıştırıyor. Bunu yaparken şunu vurguluyor: “Siyasi değişimi yöneten ‘izm’ler insan gibi davranır fakat insan değillerdir.”

Scruton önce kendi ülkesi Britanya’dan ve Hobsbawn’dan yola çıkıyor. Marksizm kendini devam ettirebilmek için yeniden tarih yazımına muhtaçtır ve Hobsbawn da bunu net bir biçimde bilmektedir. Marksist tarih, gündemin en tepesine sınıf kavramını ortaya koyarak tarihi tekrardan yazmak demektir ve üst sınıfı şeytanlaştırmayı alt sınıfı ise romantikleştirmeyi gerektirir. Thompson da aynı tarih yazıcılığından muzdariptir fakat zamana ayak uydurmayı ve değişen rüzgarları yakalamayı çok iyi bilen Thompson, yükselen Yeni Sol’un filizlenen şarlatanlığını kendine bir kalkan olarak bilip kınamıştır. Ve bu yüzden de kısmen Perry Anderson tarafından New Left Review‘den atılmıştır.

“Yeni Sol” düşüncesinin kibrini anlamak için Scruton, bu sefer yönünü Amerikalı düşünürler olan Galbraith ile Dworkin’e çevirir. Birleşik Devletler Anayasası’nın en büyük başarısı, özel mülkiyeti, bireysel üstünlüğü ve hukukun üstünlüğünü yalnızca Amerika’daki siyasi manzaranın değil, aynı zamanda Amerikan siyaset biliminin de değişmez özellikleri haline getirmekti. Scruton’a göre son zamanlarda Amerika’daki sol eğilimli felsefenin tamamı bu klasik liberal önyargılar üzerine kurulmuştur ve çok azı, Marksistlerin tasavvur ettiği gibi “burjuva” toplumunun temel kurumlarına meydan okumuştur. Veblen’den Galbraith’e serbest ekonominin Amerikalı eleştirmenlerini üzen şey, kendi bağımsızlıklarının temel taşı olan özel mülkiyet değil, başkalarının özel mülkiyetidir. Günümüzde kendilerine liberal denmesi ise sadece bir kalkandır. Özgürlüğünü kıskançlık ile yaşayan insanlar sadece özgürlüğü elinde barındıran insanlara imrenen aktivistlerdir. Scruton kendini iş dünyasının gerekli eleştirmeni olarak gören Galbraith’ten bir alıntı yapıyor: “Rahatları üzenler, dertlilere teselli edenlerle eşit olarak hizmet eder.” Bu alıntının üzerine ise şunu soruyor: “Ama modern Amerikan sisteminde rahat olan kişi kimdir? İşadamı mı yoksa akademik eleştirmen mi, sistemin üretken kalbi mi yoksa emeğiyle beslenen parazit mi?”

Üçüncü bölümde ise Scruton, Fransa ve Sartre’ı inceliyor. Önce Fransa’nın yapısını, devrimini, sonra ise Sartre’ın ötekisi ile varlık ve hiçlik kavramını. Sartre her ne kadar hayatı boyunca fiilen görev almasa da Fransa’nın sol düşünce hayatına önemli katkıları bulunmuş bir yazardır. Öncelikle Les Temps Modernes dergisine kazandığı ödüllerle para yardımında bulunur ve bunu hayatının sonuna kadar devam ettirir. Sartre gerek bu hareketi ile gerekse eserleriyle Fransız edebiyatının gidişatını değiştirmiştir. Scruton’a göre Bulantı‘nın kahramanı Roquentin nesneler dünyasına karşı tiksinti ile doludur, lekelenmiş hisseder. Bulantı deneyimi her ne kadar zararsız görünse de işin rengi, Roquentin kaybettiği nesneler dünyasının yerine şeylerin ta kendisi olarak kendini koyduğunda değişir.

Roquentin’in tiksintisi kendi içsel özgürlük duygusuyla çelişir. İçinde dünyayı ve onun eziciliğini reddetme kapasitesinin yattığını hisseder. Bundan dolayı aslında onun tiksintisi diğer insanlar ve özellikle “Burjuva” olarak kabul ettiği yüzlerin üzerinedir. “Burjuva” Öteki’nin hayat bulmuş halidir. Burjuva kötü niyetin ta kendisi, vazgeçilmiş bir özgürlüğün yaşayan kaydı, ihanete uğrayan benliğin tanıklığıdır. Ne olursa olsun kendine ihanet etmeyecektir. Ve tiksintinin hikayesi ait olmayı reddetmenin hikayesidir, kendi ait olduğu yeri istemeyen fakat başka bir yere de ait olamayan bir zavallının hikayesi.

Yine Sartre, Sovyetlerin Çekoslovakya’yı işgaline karşı şaşırılmayacak bir yorumda bulunur: “Çek sorununun” temel nedeninin sosyalizm değil “yerli” olmayan bir sosyalizmin dayatması olduğunu savunur. Hümanist bir entelektüelin zihnini çok önemli bir gerçeğe kapatması biraz ilginçtir, Scruton belki de eserini oldukça isabetli adlandırmıştır.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde diğer düşünürlerin linç edilmekten korktuğundan söyleyemediği argümanları ile yeni sol düşüncesini, dünya genelinde kültür savaşlarını ve Said ile Žlžek’i inceleyen yazar eserinin sonunu “Sağ Nedir?” bölümü ile yapar. Bu bölümde Scruton sağ düşünceyi iki tarafı da objektif bir şekilde inceleyerek sol düşüncenin temelleri, ütopyası ve günümüzdeki varlığı üzerinden anlatıyor. Sanki tüm eser bu son bölümün anlaşılması için hazırlanmış gibi hissettiriyor ve sağ düşüncenin önemli felsefi eserleri arasına ismini yazdırıyor.

Fatih Tüysüz