Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hâkim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Asil Çam

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Burada heves kelimesinin “gelip geçici istek” anlamında kullanılmadığını varsayıyorum. Çünkü yazma eylemi bu türden bir yaklaşımla sürdürülebilir bir şey olamaz bana kalırsa. Kitaplı bir yazar olmak değil de yazmayı hayatına dahil etmiş biri olma sürecini anlatmak bu yazı dizisi için daha faydalı olur düşüncesindeyim. Mühendislik mezunu biri olarak lisans düzeyinde herhangi bir sanat dalının temel eğitiminden geçmemiş olmanın verdiği eksiklik duygusuyla derli toplu bir sanatsal ifade biçimine girişmek epey zamanımı aldı öncelikle. Bu cesareti bulmak için, yani yazmaya gerçekten başlayabilmek için belki de olması gerekenden fazla bir zaman bekledim. Çünkü bulunmak istediğim yer, sosyal çevrenin taltiflerine konu olmak ya da diğerlerinden farklılaşmak için yazıyı kullanıyor olmaktan bağımsızdı. Yazmaya gerçekten başlayabilmek, şeklinde ifade ettiğim kısım kendi açımdan disiplinle çalışarak, yazmanın sanatsal bir ifade biçimi olduğu gerçeğini atlamadan bu eylemi gerçekleştirebilmekti. Yoksa kısa kısa, bir amaca hizmet etmeyen ve belki de okuduğum yazarlara öykünen metinler yazmaya başlamam lise yıllarına dayanır. Ama topluma, yaşama ve en çok da kendime anlatmak istediğim şeyler olduğunu ve bunları da en iyi yazı ile ifade edebileceğimi anlamam ya da buna karar vermek diyelim, 2019 yılına denk gelir. Önceden hayat akıyordu ve gündelik şeylerden arta kalan zamanda bir şeyler karalıyordum. 2019 yılının Eylül ayından itibaren ise kendi işimi yapıyor olmanın da verdiği rahatlıkla akışı şöyle değiştirdim: Yazmaya çalışıyorum, yazmak için çalışıyorum ve diğer zamanları da insani sorumluluklarım için harcıyorum. Bu disiplinin ilk ürünlerinden bir bölümü de Ölümlünün Yaşam Fragmanları kitabının oluşması sürecini başlatmış oldu. Yazdıklarımın paylaşılabilir olduğuna kanaat getirdiğimde bunları dergilerle paylaştım. Yayımlanan öykülerim oldu, hiç cevap alamadığım dergiler oldu vs. Ve finalde 2020 yılı Yaşar Nabi Nayır öykü yarışması için Ölümlünün Yaşam Fragmanları dosyasını hazırladım. Yarışma sonuçları pandeminin de etkisiyle birkaç ay gecikmeli olarak açıklandığında ismim yoktu ama sosyal medya hesaplarımdan birinin mesaj kutusunda YNN yarışması jürilerinden birinden gelen bir mesaj vardı. Dosyamı severek okuduklarını ama son aşamada yarışmanın yaş sınırına takıldığım için üzülerek elemek zorunda kaldıklarını açıklıyordu. Bu tür yarışmalara tüm tedirginlikleriyle katılanlar bilirler, böyle bir yorum almak yarışmayı kazanmaktan daha değerli bir hâle gelebiliyor. Sonraki süreçte aynı jüriden başka bir isim daha bana ulaşıp dosyamla ilgili iyi dileklerini ve geliştirilebilecek yanlarını da bana iletince dosyanın artık yayınevlerine gitmesi gerektiğini düşündüm.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Çünkü anlatmak istediklerim bu dosya özelinde öykü formuna daha yatkındı.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Birçok yayınevine dosyam ulaştı. Metne değer veren, iletişime açık olan ve hızlıca dönüş yapan yayınevini tercih ettim. Dağıtım olanaklarının geniş olması ve henüz isimsiz bir yazarı desteklemeye gönüllü olmaları da bu tercihimin pekişmesinde etkili oldu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Kitabı basmak istediklerini bana ileten Aykut Ertuğrul ile görüşmemizden sonra yayıma hazırlama sürecini sevgili Gülşen Funda ile yürüttük. Süreç boyunca hem Aykut Ertuğrul hem de Gülşen Funda hemen her konuda çok paylaşımcı bir tavır sergilediler. Kendimi rahat hissettiğim bir süreçti, istemediğim ya da başka türlü olsun istediğim her şeyde ellerinden geldiğince yardımcı oldular. Sizin aracılığınızla onlara da teşekkür ederim. Bu soru aklıma başka bir soruyu da getirdi, ciddiyetle kitap yayımlayan herhangi bir yayınevinde, ilk kitabı çıkacak olan her yazara bir editör yardımcı olmuyor mu?

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

İlk soruda da değinmeye çalışmıştım. Zaten yazmaya karar vermekle hayatımda birçok şey değişti. Ölümlünün Yaşam Fragmanları kitabının arka kapağını da yazan sevgili Selçuk Orhan’la da, Aykut Ertuğrul ve Gülşen Funda’yla da metinlerim sayesinde tanıştım. Kitabın satışlarından ya da artık kitabı olan biri olma halinden bir şey ummadığım için kitap çıktıktan sonra dramatik bir değişiklik hissetmedim. Temelleri sağlam bir eleştirel ortamı ne yazık ki izleyemediğimiz bir edebiyat camiasında kitabın üzerine bir şeyler söylenmesini beklemek ya da gerçek bir yaşam mücadelesi içinde olan okurdan bir beklenti içine girmek… işte sanırım “heves” bu olurdu. Başlayabildiğim için, Türk Edebiyatına, Türkiyeli ya da Yerli Edebiyata artık nasıl isterseniz öyle söyleyin, bir noktasından dahil olduğum için huzurluyum. Metinlerimle ve anlatmak istediklerimle kendi katkımı vermek için yazmaya devam ediyorum. 

Telif aldınız mı?

Elbette aldım. Hem de tahminlerimin ötesinde bir miktar… Parasını verip kendi metinlerini bastıranları bir kenara koyarsak, yayımlanan kitabı için telif almayan var mı? Umarım yoktur.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Üç yıl kadar. Bu esnada Kafkaokur’da birkaç öyküm yayımlandı. İlk Yaz Genç Yazarlar Platformu’nda bir öyküm yayımlandı ve Danimarka Pen’in katkılarıyla İngilizce ve Danca’ya çevrildi. Aralık 2021’de Varlık’ta bir öyküm yayımlandı. Ve kitap çıkmadan hemen önce Post Öykü’de iki öyküm yayımlandı. 

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Sorunun ikinci kısmı, çevremin kitabım çıkmadan yazıyla olan ilişkime dair soru işaretlerinin olduğu kabulüne dayanıyor. Öyle değil. Başından beri eşimin yol göstericiliğini ve köken ailemin desteğini hissettim. Tavırlarını aynen koruyorlar. : ) Kitabın çıkması bir çeşit kendini kanıtlama düzlemi olarak var olmadı hayatımda belki de artık ne yazık ki 33 yaşında bir yetişkin olmamdan kaynaklanıyordur bu durum. Ya da bu soru, çevresindeki baskılara rağmen yazan genç arkadaşlar için geçerlidir. Benim sınavım kendimle ve anlatmak istediklerimi çar çur etmeden nitelikli bir biçimde ifade edebilmekle ilgiliydi.

Peki, bundan sonra?

Bir önceki soruya verdiğim cevabın son cümlesinin temasını korumaya çalışarak yazma eylemine devam ediyorum. Öykü kitabı yayıma hazırlanırken bitirdiğim bir roman dosyam var. Şu sıralar ikinci roman dosyası üzerine çalışıyorum. Gerçek insanların hikayelerini anlatmaya elimden geldiğince devam edeceğim.