İbrahim Tekpınar

Yatağın sağında kapağı laçkalaşmış komodin ve sararmış perdelerden başka eşya yoktu. Kapıysa güneş yorgunu haliyle çoktan solmuştu, buzlu camdan koridor görünüyordu. Koridordan şıpıdık terliklerle biri geçti. Ardından parfüm bulutundan şekerli bir koku yayıldı. Pijamamı düzeltip çıktım. Kapı av hayvanı gibi inledi. Koridorun sonunda ortak kullanılan ama sabun bile konulmayan bir lavabo var. Koridor, odalar kadar kirli değil. Katman katman boya atılmış ve bazı yerlerde boya sökülmüş. Aynanın önünde bir parıltı fark ettim. Mor parlak bir gecelik. Kemer gibi iple beline doladığı mor parlak kumaş, vücut hatlarını belirginleştirmişti. Rahatsız etmemek için pardon deyip erkekler kısmına girdim. Utandım, şırıltıyla ayakta işemeye. Suyu açtım aktı, suyu alaturka tuvalete döktüm. Biraz bekleyip çıktım. Elimi yıkamaya yeltendim. Musluğu açınca “sabun var mıydı?” dedim. Buyurun deyip sabunluğundan sabun çıkardı. Sabun elimden kayarken yüzünü gördüm. Yüz hatları, vücudu hep kadınsıydı. Kirpikleri uzun; gözleri ve bu yüzü birine benzetiyorum. Elimi yıkayıp sabunu da üstündeki köpük aksın diye suya tuttum. Teşekkür ederim, dedim. Gülümsedi. Odaya gıcırtıyla girdim. Battaniyeyi kaldırınca yine dağıldı ve tozlandı. Öksürmeye başladım. Kirli yastığa geçirdiğim tişörtün kokusunu aldım. Battaniyenin altına gömüldüm. Uyumaya çalışmak uyumaktan daha yorucu, uyku herkesi kollarına alan yosma olmalı derken şeytanın Adem’e elmayı yedirmesi gibi içimde karşı koyamadığım bir hissin peşinde dağdan yuvarlanan taş misali gittiğimi hissettim. Telefonumun gizli klasöründeki eski sevgilimin çıplak fotoğraflarını keşke silmemiş olsaydım. Hatlarını artık ezberlemiş olsam da görmek iyi gelirdi. Sağ memesinin ucunun patlamış gibi pıtraklı ucuna dikkat kesilirdim. Çünkü en çok orayı seviyorum. Bir de topuklarının çatlamasını. Türkan Şoray’a benzeyen eski sevgilim, çatlamış topuklarını görmek istediğimi söyleyince şaşırmıştı. Ellerimle dokundum. Sıcak ve o topuklar sanki baharda patlayan ağaç dalları gibiydi. İçinden evlat fışkıracaktı sanki. Onunla evlenme arzum böyle şiddetlendi, babasının itirazları olmasaydı çoktan evlenmiştik. İşsizliğim ve babası, mutsuzluğumun müsebbibi oldular. Tüm işlere, resmi alımlara başvurmama rağmen hiçbir sonuç elde edemedim. Sonunda o da dayanamayıp öğretmenin biriyle evlendi. Belki şimdi çocukları bile vardır. Üstünden onca ay geçti, doğmamışsa bile karnı burnundadır. Şişmiştir, aşermeye başlamıştır. Oysa ben hâlâ işsizim, mülakatları kovalamaktan yoruldum. Annem olmasa şimdiye çoktan intihar ederdim. Son zamanlarda intihar eden yazarları, şairleri okuyorum. His dünyalarını anlamaya gayret ediyorum. Pavese ve Sadık Hidayet’i çok seviyorum. Pavese’nin ölmeden sekiz gün öncesine kadar yazdığı Yaşama Uğraşı’nı okudum. Bazı cümleleri alnıma yazasım geldi. Çok düşündüm, anneme bunu yapmak istemedim. Odama her gece gelip üstümü örten anneme her gece odama gelsin diye fırsat verdim. Toprak yorganın altına girsem, oğlum üşür deyip yine her gece mezarlığa gelir üstümü örter. Ben onun her gece şehrin dışındaki mezarlıklara gelmek için dolmuşlarda olmasına katlanamam. Yağmurda, çamurda, karda gelir. Başıma reyhan eker. Ekmesin, duraklarda dolmuş beklemesin. Uykunun kollarına uzandım. Uyandığımda saatin biraz geçtiğini fark ettim. Telefona baktım, arayanlar olmuştu. Evden uzakta olduğum için arayanları teskin etmeye başladım. Mülakat yarın. Yeni geldim, iyiyim, tamam heyecan yapmayacağım. Tamam gömlek giyeceğim, tamam tıraş da olacağım. Tamam babam emekli devlet memuru da diyeceğim. Usandım. Telefonu kapadım, bir süre anlamsızca tavanı izledim. İnternet cafenin tabelasının ışığı yansıyordu duvara. Kırmızı ışığı izledim. Kilitlediğim tahta kapı çaldı. Oda iki kişilik olduğu için başkasına da verilmiştir diye düşündüm. Buyurun dedim. Gıcırtıyla açıldı kapı. Gelen oydu. Doğruldum. Pardon derken sesini incelttiğini fark ettim. Mahcup bir tonla konuştu, “Rahatsız ediyorum ama sigaranız var mı? Benim bitti ve aşağıya inip almaya üşendim.” Birden içeriye paldır küldür daldı. Mini komodinin üstünde Maksim Gorki’nin Ana kitabı duruyordu. Yolda mola yerlerinin birinden almıştım. Kafamı meşgul etmek için alıp biraz okudum. İlk lisede okumuştum. Ayyyy, Pavel ve endişeden yaratılan annesi, anneler hep endişeden yaratılmıştır. Kurduğu cümlenin suratıma çarpan kısmıyla ilgileniyorum. Kitabın altındaki kağıtları görünce “Öğrenci misiniz?” diye sordu. Hayır, deyince cevap bekledi. Polislik mülakatına girmek için geldim. Yüzüne bir ekşime kondu. Belki de üzüldü. Parmaklarını ağzına götürüp sigara diye yineledi. Yok, içmiyorum maalesef deyince yine gıcırtıyla arkasını döndü. Çıktından sonra yemek yemek için sokaklara çıktım. Neyi meşhur buranın bilemedim. Sefarad Yahudilerinin işlettiği köhne bir lokanta buldum. Yemeğe son kez oturuyormuşum gibi oturdum. Duvarlara baktım. Son kez poz veren fotoğraflardaki “bizi unutmayın” bakışlarına dalıp kendimi onların yanına iliştirdim. Duvarda ince tahtalarla çerçevelenmiş evdeki fotoğrafı anımsadım. Kardeşimin intiharını anımsadım. Doğalgazı sonuna kadar açmıştı. Okuldan eve koşa koşa geldiğimde evin önündeki kalabalıktan bile anlamamıştım da bahçedeki tabuta baktığımı gören komşu çocuklarından birine “Bu ne?” demiştim. O da anlatamamanın verdiği çaresizlikle “geç içeri anlarsın” demişti. Kardeşim üniversite mezunuydu. Babamın ısrarıyla gidip öğretmen olmuştu. Fakat öğretmenlik yapmak istemiyordu.

Babamsa, “Hafta sonu var, yaz tatili var. Ara tatiller var. Rahat edersin işte!” deyip geçiştirmişti. Okulu bitirip memlekete gelince, bizimkilerin pazarda olduğu saatlerde gazı sonuna kadar açıp intihar etmişti kardeşim. Bunları anımsayınca sabaha kadar sokaklarda dolanmak istedim. Kapanmış, kepenkleri indirilmiş dükkanların önünden geçtim. Açık bir tekel bayisinden bira alıp parkın birine geçtim. Gelip geçe sokak köpeklerine baktım. Dedim ki “sizin Kitmir Peygamber de cennette, acaba size de haram mı alkol?” Kendi kendime güldüm. Saate baktım: 04:13. Motelin yolunu bulana kadar beşi bulur. Bizimkilere de yalan söyleyip kazanamadım derim. Bazı sokakları karıştırmak, kaybolmak bile güzel. Tek tek evlerden sızan ışıkları sevdim. İçinde olduğumu düşledim. Uyuyan karımı uyandırmamak için sessizce mutfağa gidip su içiyormuşum mesela. Olmayan karımı uyandırmadığıma sevindim. “Aferin senden iyi bir koca, iyi baba olur.” Motele yaklaşınca karanlığın içinde kadının birinin duvara dönük bir şey yaptığını gördüm. Uzaktan izledim. Oydu. Biriyle konuşuyor sandım. Oysa duvara işiyordu. Kadınsılığı kalmamıştı, saçı başı dağılmıştı. Duvara kalp mi yapmıştı? Baktım, işeyerek kalp çizmişti duvara. Kahkahası gecenin içinde yankılandı. Bana doğru yaklaştı, tanıdı beni. “Ooooo” deyip gülmeye devam etti. Kapıdan içeri birlikte girdik. Aynı kata çıktık. Odasına giderken topuklarını çıkarıp yürümeye başladı. Gözüm kaydı, topuklarında çatlaklar kocamandı.

İbrahim Tekpınar