İlayda’ya

“Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız.” 
Fırtına / William Shakespeare

Deniz Karanfil

Korku dürtüyor, saatlerdir durmaksızın kıpırdayan şeylerin bölük pörçük ettiği zihni telaşa kapılıyor. Kara sırtının suya kayarkenki ışıltısını, elinde çalı palasıyla, küfrederek, fırtınanın karşı yamaçlardan alıp teknesine doldurduğu otu çöpü temizleyen Çolak görüyor. Gece boyu sığındığı kayaların arasından öyle bir belirip dalıyor ki, Çolak bir an dönüyor, bu her zerresini tanıdığı yerdeki acayip kayboluşu iri bir boğanın başını gökyüzüne dikip afallayışı gibi havayı soluyarak kavramaya çalışıyor.

Ne yaptığının farkına varıyor ve korkuyla daha derine dalıyor o zaman. Daha derine dalmanın lezzetini biliyor ama bunu hiç tatmamış olduğunu da, öyle bir dalıyor ki huzursuzluk ve kaygıyla geçen günün ve gecenin ağırlığıyla artık takatsiz, olacağa bırakıyor kendini. Bir süre sonra artık dalış sonlanıyor, su iman tahtasını yalayarak iri göğsünü yarıp geçiyor ve bu vadicik sıcak sakin dibin yatıştırıcılığıyla bitip bitip yeniden başlıyor. Kımıldayan bir yosun, bir dal parçası bile yok. Dinleniyor. Gövdesi su ve sessizlik denen tuhaflığın içinde biçiminden çıkıyor ya da biçimini buluyor. İçinde hiç kimse kalmayana dek salınıyor, belki bir gün belki bir yıl. 

Deniz kokusu alıyor birden ve bir elektrikli süpürgenin zırıltısını duyuyor, o zaman bir bedeni olduğunu hatırlıyor. Bir bakışın –baskın ve gizli– üzerinde olduğunu sezerek, başında ince bir ağrı, dikenlenmiş derisi, uyuşmuş sırtı… Koku bir meşe ormanından geçip kuru toz ve otlar savrulan bir bozkıra, ses hışırdayan yapraklardan kalabalık bir sokağa dolaşıp duruyor. Bütün gücüyle dibi arıyor, sıcak sakin! Ama nafile. 

Çırpındıkça çalı palasıyla dolaşan Çolak, elektrikli süpürgeyle gezinen gövde ve asla gösteremeyeceği bir pencereden olan biteni izleyen gözler üzerine hücum ediyor. Son bir umutla dalıyor içinden dualar ederek… Su sığlaşıyor artık ayak bilekleri seviyesinde. Süpürgenin sesi galip geldi gelecek! Uyuşmuş başını savuruyor, gözlerini açıyor ve bir karacığa atıyor kendini, ancak gövdesinin sığacağı büyüklükte. Sırtüstü uzanıyor güneşin yaktığı toprağın üzerinde dağılıyor. 

Ne ki sonra etrafına baktığında az önce durmuş bir sağanağın ıslattığı göz alabildiğine kumlarıyla çölü seçiyor. Çolak’ın yüzünü neredeyse biliyor, ya elektrik süpürgesiyle gezinenle pencereden bakan? Islak kumu avuçluyor yapışıp dökülüşünü izliyor ve o an çıplak olduğunu idrak ediyor. Islak kumların ortasında bir karacıkta çırılçıplak izliyor kendini. Çıplak olmaması gerektiğinin farkında ama daha önce hiç giyinip giyinmediğini hatırlayamıyor. Korku titretip geçiyor gövdesini. Karacıkta kavrulan göğsünü nemli kuma seriyor, dibi arıyor. Düzenli kulaçları çırpınan ayaklarıyla var gücüyle yarıyor kumu. Ter içinde, nefesi boğazını yakar halde çırpınırken bir geyiğin sırtında buluyor kendini. 

Gök, geniş alabildiğine beyaz bir boşluk olarak çarpıyor yüzüne. Geyik yükseldikçe kaygı baskın geliyor. Atlamak istiyor ama boşlukta ne var! Geyiğin onu geri dönmek istemediği yere götürdüğünün farkında. Uzun çatallı boynuzlarına asılıyor, gözlerini kapatmaya çalışıyor, durduramıyor. Sonunda atıyor kendini geyiğin öfke dolu bakışlarına gülümseyerek. Boşluğu dikkatle takip ediyor beyazdan maviye doğru geçen gökten nasıl yükseldiyse öyle düşüyor şimdi. 

Çalı palasının vınlaması, elektrikli süpürgenin zırıltısı ve sonunda delici suçlayan bakışlar. Yıllar geçmiş ama zaman bir yerde gizlenmiş gibi… 

Süpürgenin sesi kazanıyor. Son kez bilincinin uzağına atmak istiyor kendini ama hayır. Artık ses her şeyi yutuyor. Onu da yutan sesle, yaşayan zamana dönüyor.

Gövdesi sünüyor, gözleri ölü.

Süpürge açık kapının girişinde sessiz bakıyor. Doğruluyor, koridordan “bir” ses tekrarla ve daha da yükselerek yaklaşıyor. Kalkıyor sese doğru yürüyor. Uzun koridorun salon ve mutfak kapısıyla birleştiği yerde duruyor. Pencereye dayanmış sağanağı izleyen babasının sırtı, bıçağını ustaca kullanarak ıspanak doğrayan hizmetlinin iri kolları, bütün evde çınlayan annesinin sesi…

Dibi düşünüyor, gönlü bir ütopyaya meyletmişlerin umursamazlığıyla.

Dibi düşünüyor, şahane tadını, yatıp uyusa sanki o adsız diyara bir çırpıda varacağını…

Yüzünü yıkıyor, apar topar çıkıyor yetişmeye.

Deniz Karanfil

Ece Ayhan’ın aynı adlı muhteşem şiirinden ilhamla yazılmıştır.