Per Petterson’un “Benim Durumumdaki Erkekler” romanı Metis Yayınları tarafından, Banu Gürsaler Syvertsen çevirisiyle yayımlandı. Yazarın “Lanet Olsun Zamanın Nehrine” romanındaki Arvid Jansen isimli karakterimiz bu romanda da başrolde. Ailesi ve yakın çevresi de öncekiyle benzer karakterler. Arvid’in, önceki romanda annesiyle olan ilişkisinin “kaygılı/kararsız bağlanma sorunu” olduğunu düşünmüştüm. Bu bağlanmada ebeveynler, çocukların gereksinimlerinden çok kendi gereksinimleriyle ilgilenir, kendi kaygılarına odaklanır ve bakım sağlama konusunda tutarsızdırlar. Bağlanmanın iki temel işlevi vardır. Birincisi, çocuk birilerine bağlandığında güvende olduğu duygusunu yaşar, korktuğunda ya da rahatsız olduğunda hep o kişileri arar, onlara yönelir. İkincisi, çocuk ne yapacağını bilemediği yeni bir durumla karşılaştığında, bağlandığı insanla göz teması kurarak ondan aldığı işaretlere göre davranır, dolayısıyla bağlanma çevrede ortaya çıkan durumlara uyum göstermede etkilidir. Bağlanma, bebeklik çağlarında ortaya çıkar ve tüm hayat boyunca devam eder.

Değersizlik Duygusu

Karakterimiz Arvid Jansen’in annesiyle arasındaki “kaygılı/kararsız bağlanmanın” bir sonucu olarak yaşadığı değersizlik duygusu “Benim Durumumdaki Erkekler”de de oldukça belirgin. Bu duyguya kapılan insan, kendine bağımlı olan eş, çocuk, vb. kimselere tanımadığı birtakım hakları başkalarına tanıma eğilimindedir. Kendine bağımlı olan kişileri, kendi değersizliğinin bir devamı gibi görür. Diğer yandan, kendisini reddetme ihtimali yüksek olan kişilere de gereğinden fazla önem verir, kabul etme potansiyeli olanları da küçümsemeye meyillidir. Kendi değersizliğinin bilincinde olan birini kabul eden kişi de ona göre değersizdir.[1]

Yukarıda bahsi geçen ve roman kahramanımız Arvid’in, çocukluğundan beri taşıdığı duygusal miras nedeniyle, etrafındaki bütün kadınları belirli bir yörüngede tutmak için mücadele ettiğini görürüz. Kendisine fazla yaklaşıldığında bocalar, uzaklaştıklarında da dertlenir. Gerek evli olduğu sürece eşiyle ve çocuklarıyla olan iletişimsizliği, gerekse boşandıktan sonraki tutumu bu mirasın izlerini taşır. Yıllarca hayatını paylaştığı eşi ve çocuklarının değeri, ayrılıktan sonra Arvid’in gözünde birdenbire artmaya başlar. Buna rağmen eşiyle tekrar birlikte olmak, çocuklarını yanına almak gibi bir düşünceye de kapalıdır. Bu ikircikli hâl, gençliğinden beri kısmen de olsa içinde bulunduğu sosyalist hareket özelinde de, çocukluğundan itibaren ailesiyle birlikte gittiği kilise ve tanrı inancı düzeyinde de belirgindir.

Gene bu değersizlik duygusunun bir uzantısı olarak kendini eleştirir ve küçük görür. Karakterimizin yayımlanmış birkaç kitabı olmasına, hemen hemen her ortamda yazar olarak tanınmasına rağmen, kendi durumunu, “yalnız zaman geçtikçe kendi eleştirel bakışlarımı ensemde hissetmeye başladığımdan hiçbir şey yazamaz olmuştum, abartmaya lüzum yoktu. Okumakla yetinmem gerekirdi,” biçiminde ifade eder.

Per Petterson

Düzenli olarak gittiği barlardan çoğunlukla bir kadınla çıkıp kadının evine kadar gider, ama bu ilişkinin devamı ya da derinleşmesi söz konusu olduğunda panikler ve olabildiğince çabuk kaçar. Bu davranışıyla âdeta her defasında kendi değerini yeniden tartıyor gibidir; kadınları hâlâ etkileyebilip etkileyemediği üzerinden kendine bir değer atfetme çabasındadır:

“Karşıma çıkan her şey ilk başta önemliydi, sonra hayatımdan geçip giderek arkamda kaldığında o şey çözülmüş, parçalanmış oluyordu. Bunu durduramıyordum. Sonra yeni bir şey geliyordu, belki yeni bir kadın ve hiçbir yere varamıyordu bu.” (Benim Durumumdaki Erkekler, s. 134)

Eserdeki otobiyografik bir unsurdan da söz etmeden geçmeyelim. Kahramanımız Arvid gibi, Per Petterson da anne, baba, erkek kardeşi ve bir yeğenini bir feribot kazasında kaybetmiş. Bu kaza sonucunda Petterson kendi yaşamına ilişkin bir roman yazma konusundaki endişelerinden kurtulduğunu ve bu konuda özgürleştiğini ifade ediyor ve “[annem] sağlığında bunu yapmama asla izin vermezdi,” diyor.

Atıflar ve Bazı İpuçları

Romanda okurların kolaylıkla fark edebileceği bir takım psikanalitik ipuçları bırakmış yazar. Babasının kazağını giyip uyuması, anneye ait eşyaları saklama, rüyasında içine sıkıştığı kocaman bir laleye benzeyen nesne, duştan bir çocukmuş gibi çıkma duygusu vb. Tabii en belirgin gönderme de yol kenarında, arabasında uyuduğu bir gecenin sabahında karşılaştığı at. Atın boynuna sarılıp ağlaması bize önce Raskolnikov’un rüyasını anımsatır. Raskolnikov dövülen bir atı kurtarabilmek için ağlayarak babasına yalvarır ama başarılı olamaz. Benzer bir sahne Nietzsche’nin Torino sokaklarında gezerken rastladığı ve sahibi tarafından acımasızca kırbaçlanan atı gördüğünde yaşanır. Nietzsche atın boynuna sarılıp “anne ben aptalım” diyerek ağlar ve ağır bir depresyona girer.[2] Arvid’in koşumlarından kurtulmuş, özgürce dolaşan bu atın yelesine burnunu dayayarak ağlaması karakterimizin bir katharsis yaşarcasına dönüşümünün başladığı andır.

Markalar ya da Marka Yazarlar

Başka incelemelerde de birkaç söz etmiştim anımsadığım kadarıyla. Yazarların metinlerinde bir araçtan ya da nesneden bahsederken onu markasıyla anması, bende bir okur olarak “sponsorlu yazar” duygusu uyandırıyor. En bilinen örnek de Haruki Murakami sanırım. Onun eserlerinde otomobiller, gömlekler ya da ayakkabılar yoktur. Saab, BMW, Armani ya da Rosetti’ler vardır.

Maalesef bu marka vurgusunu Petterson’un romanında da sıkça gördüm. Örneğin arabaları markalarıyla anar. Marka belirtilmesine kategorik olarak karşı olduğum sanılmasın. Elbette kimi durumlarda marka telaffuz etmek kaçınılmaz olabilir. Hatta zamanla bir marka, bir ürünün adı bile olabilir (Edebiyatımızda ve türkülerimizde çokça yer alan mavzer, filinta, Cip, Cemse gibi). Ancak Petterson’un bu romanı özelinde böyle bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum.

Romanla ilgili bir diğer konu da yazarın, okuru birtakım roman ya da filmlerdeki karakterlere gönderip bir bakıma işin kolayına kaçması. Yazar, metninde zihnimizde canlandırmak istediği karakteri ya da davranışı anlatmak yerine “filan filmdeki filan karakter gibi” diyerek işin kolayına kaçıyor sanki. Nitekim tüm okurların bahsedilen filmleri izlediğini varsayması, bir nevi onlara ilave ödevler vermesi sorunlu görünüyor bana göre.

Benim Durumumdaki Erkekler, pek çok erkek bireyin ruh halini ve “erkeklik durumlarını” da açıklayan bir nevi psikolojik-roman tadında bir eser. Yazarın, Arvid Jansen özelinde sayfalar arasına serpiştirdiği kimi karakter ipuçlarını izlemek ayrıca keyifli.

Tayfun Topraktepe

Yazının başlığı, Oktay Rıfat’ın “Karıma” adlı şiirinden ilhamla atılmıştır.


[1] Engin Geçtan, İnsan Olmak, Metis Yayınları.

[2] Macar yönetmen Bela Tarr, Torino Atı adlı filminde kırbaçlanma sahnesi sonrasında atın ve arabacının hayatını anlatır.