Edebiyat yaşamına pek çok hikâye, makale, eleştiri ve çeviri yazısı sığdıran ama asıl romanları (Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu, vs.) ile tanıdığımız Suat Derviş, –resmî kayıtlardaki adıyla Hatice Saadet– aynı zamanda gazeteci kimliğine sahip öncü kadın yazarlarımızdandır.

Çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı, editörlük yapan Derviş’in, 1932’de Almanya’dan Türkiye’ye dönmesiyle Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde yazıları ve röportajları yer aldı.

Basın ve yazının kavuştuğu o kavşaktan okurlarına seslenen, yazarın 1935-36 arasında Cumhuriyet, 1936’da Son Posta ve 1937’de Tan gazetelerinde yayımlanan röportajlarından bir seçki olan Çöken İstanbul İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

“İstanbul Halkı Nerelerde Oturur?”, “Düne Nazaran Nasıl Yaşıyoruz?”, “Acı Bir Anket: Veremlilerle Konuştum”, “Günü Gününe Yaşayanlarımız”, “Çöken Boğaziçi”, “İstanbul’un Altında Kimler Yaşıyor?” ve “Beyoğlu” başlıklarıyla yedi bölüm hâlinde okurla buluşturulan eserin ilk yazısı, mağara kovuklarından bozma sağlıksız bir odada, âdeta bir zindan, izbede altı çocuklu annenin barınma sorunu ile başlıyor. Suat Derviş, Mahmutpaşa Yokuşu’ndan az ileride eski bir hanın son dükkânına sığınmış bu kadınla görüşmeye giderken tanık olduğu etraftaki olaylara, gözlemlerine, mekân tasvirlerine epeyce yer vererek yazısını kaleme almış. Az diyaloğun yer aldığı metin ne tam bir haber ne de tam bir röportaj değil belki ama kendini okutacak kadar derin bir dil üzerinde inşa edilmiş. Günümüz röportajcılığının basmakalıp soru cevaplarının çok ötesinde, edebiyat lezzetiyle harmanlanmış bu yazılardaki betimler kurgusal bir metne yakışacak denli:

“Senelerin kararttığı kocaman taşları ve ruha kasvet veren bir cephede nispeten yeni tahtadan bir kapı, eski bir esvaba sonradan konulmuş bir yama gibi göze batıyor.” (Çöken İstanbul, s. 11)

Sonra bekârlar, yalnız kadınlar ve kimsesizlerle yapılan görüşmelerle sürer yazılar. Sultanodaları adıyla anılan handa, yazarına göre sefalet yuvalarının kiracısı olan bekârların yaşamına tanık oluruz. Orada yaşayanlar birer köylü, dışarlıklıdır. Rençberlik geçindirmeyince ekmeğini bir büyük kentte aramaya çıkmış kimselerdir. Sokak satıcıları meyve, sebze, yoğurt satarak yaşama savaşından pay almaya çalışırlar. Aslında bu yolla şehrin yiyeceğini satan insanların sağlıksız yaşam koşullarına dikkat çekilmiştir.

Mahmutpaşa Camisi’nin eskimiş, bakımsız avlusundaki barakada yaşayan bir adam ve avuç kadar yerde dokuz kulübesiyle yaşam kurmuş bir köyün sakinleriyle de görüşülür. Suat Derviş bu görüşmelerden “mülakat” diye söz ederken, kendini gazeteci olarak tanıtır, yanında bir fotoğrafçı arkadaşı da vardır. Burada röportaj yerine de geçen mülakat sözcüğü daha çok buluşma, belli bir konu hakkında konuşma anlamıyla kullanılmış, konuşulan kişilerin zorlu yaşam koşullarından doğan sorunları hakkında görüşleri alınmıştır. Çeşitli meslek gruplarına yöneltilen, iktisadi buhranın ne derece etki yaptığı ve mesleklerin bundan ne kadar zarar gördüğü yönündeki sorulara ve görüşmelerden elde edilen yanıtlara ilişkin de “anket” (sormaca/ soruşturma) sözcüğü tercih edilmiştir.

Hayatın içinden gerçeklerle örülü bu gazete yazılarıyla amaçlanan, yardımlardan yoksun kalan/bırakılan kimselerin durumunu duyurmaya çalışmaktır. Bir okuyucu mektubuna güvenerek, kendisine verilen tavsiye ile bir hanın kiralık odalarında yaşayan, dikişçilikle geçinen, amelelik yapan muhacirleri görmeye gider Suat Derviş. Onların dramına tanık olduğunda, yoksulluk/yoksunluk yerine “yoksuzluk” sözcüğünü türetir. “Sefaletlerine rağmen bu adamlarda temizlik terbiyesi vardır,” diye yazmıştır, “Burada sefalet, medeni bir sefalettir.”

Günde kırk kuruşla geçinmeye çalışanların harabe hâlindeki meskenleri ilk bakışta görünmez, çünkü onlar büyük apartman binalarının gölgesinde kalmıştır. Bazısı İstanbul’un en temiz semtlerinden Nişantaşı ve Şişli’nin tam ortasındadır. Toz toprak içinde çıplak ayaklı, kirli çocuklar, fakir analardır o mezbelenin sakinleri. İşte o noktada bakımsızlıktan doğan verem kaçınılmazdır. Verilen reçeteler yaptırılamaz, çünkü ilaçlar el yapımı ve ateş pahasıdır. Veremin önüne geçmek için önce sefaletle mücadele edilmelidir.

Farklı iş kollarında el emeği ile geçinen insanlara da söz verilir. Taksi şoförü, kadın berberi, lokantacı, kapıcı, kumaşçı, kitapçı, terzi, kasap, bakkal ve otelcilerle yapılan sohbetlerin ana konusu geçim derdi ve harcamaların pahalılıktan nasıl etkilendiği yönündedir. Çeşitli mesleklerden gazete mürettibi, kondüktör, hamal, çamaşırcı, bulaşıkçı, arabacı, hizmetçi, küfeci, fabrika çalışanları, iş kazası geçiren işçiler, iş göremezler, hastalanıp çalışamayacak duruma gelenler ile konuşmaların yer aldığı bölümlerde yarı aç yarı tok yaşayanları, sefaletin verdiği tevekkülle keramete inanan biçareleri gazete sayfalarına konuk eder yazar. Nafakasını kazanan bir amelenin gündeliği, değil bir aileyi bir insanı geçindirecek miktarda bile değildir. “Öte yandan çalışamadın mı, ölümden beter!” diye belirtilir. İşçi kadınlar, erkekler, iş arayanlar, işsizler ordusuyla adeta işçi öyküleri geçidi vardır kitapta. Bu yazılar fakir ama gururlu insanların gerçeklerini okuruna sunmak üzere kaleme alınmıştır:

“Başını kaldırıyor ve olduğu yerde duruyor. Ben de duruyorum. Köşedeki sokak fenerinin ışığı gözlerine dolmuş. Bu gözler bin bir acının deşilmiş mezarı gibi işkence, ıstırap ve azap olan işsizlik günlerinin iskeletlerini gösterir gibi korkunç. (…) Arkasını bana dönüyor. Ve kendine çok ıstırap verdiği, çok rahatsız ettiği pek belli olan tahta ayağını tak, tak, tak… diye kaldırımlara vurarak sislerin içinde yavaş yavaş kayboluyor.” (Çöken İstanbul, s. 149-150)

Bu görüşmeler sırasında mercek, kadınların yaşamı üzerine de düşürülmüştür. Kadınlar vardır devlete, millete sadece evlat yetiştirir. Çünkü erkeklere göre kadın parasından hayır gelmez! Kadınlar vardır, fotoğrafçıdan yüzlerini saklamak için başörtülerini gözlerine kadar örten. Kadınlar yalnız olduklarında hemen hemen hiç taksiye binmezler. Taksiciye göre müşterinin ancak yüzde beşi kadındır. Lokantaların kadın müşterisi yoktur. Tek başına gidip lokantada yemek yiyemez bir kadın. Ama bu örneklere tezat oluşturacak şekilde eskiden kadınların yerine kocaları alışveriş ederken, bu âdetin değiştiğinden de söz edilmektedir. Örneğin bir üniversite veya lise talebesi mağazadan içeri girerek beğendiği kumaşın pazarlığını yapar ve istediği ölçüde kestirebilir. Mektepte biçki hakkında fikir edindikleri için kumaşın bir santimini bile ziyan etmeden hesaplayabilirler. Eskiden kadın, efendisi eve ne getirirse ona kanaat ederken artık zevkine uygun şeyleri kendisi seçip alır. Sosyal hayatta yer aldıkları ölçüde kadın berberine de daha sık uğranır. Cumhuriyet’in sağladığı modernleşmeyle hayatın içinde var olmaya başlayan kadının bir lokantaya tek başına gidemediği, taksiye binemediği bir ortamda Suat Derviş’in bir kadın olarak okuyup yazma cüreti, mesele ettiği toplumsal konular, onca izbeye girip çıkması hatta masa başında yazmak yerine sahadan bildirmesi hiç şüphesiz çağının çok ötesindedir. Örneğin Galata’nın izbe yerlerini, batakhaneleri, hiçbir kadın gözünün görmediği bütün bu yerleri en karanlık vakitlerde görmüş ve gazetedeki köşesine taşımıştır.

Suat Derviş

Yağmur çamur, iniş yokuş demeden, yeterli yolu ve ulaşım aracı olmayan Boğaz’ın iki yakasındaki semtlere giderek, semt sakinlerinin en eskilerini bulup konuşturur Derviş. Sırasıyla Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy, Rasathane, Kandilli, Göksu, Anadoluhisarı, Paşabahçe, Beykoz (paçası, dalyanı ve kalkanı ile meşhurdur), Çubuklu… Şehre tramvay bağlantısı ve muntazam otobüs servisleri bulunan Arnavutköy, Boğaz’ın en muteber semtlerinden biri olan Bebek, Rumelihisarı, Emirgan (Murathan Mungan’ın “Boyacıköy’de Kanlı Bir Aşk Cinayeti” öyküsünü anımsatır), İstinye, Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu ki oraya Boğaz’dan Karadeniz’e açılan yolu ilk gören nokta olması gereği Kledra-Toponto yani Karadeniz’in anahtarı ismi verilmiştir, Büyükdere, Mesar burnu…

Önceki yüzyıla göre, umumi harpten beri hayat tarzı değişmiş, “geçen senelerin muazzam tırpanı bu devirlerin üzerinden geçmiştir.” Görkemli yalıların haşmetli yaşantısı zorlaşmış, şaşaalı sandal sefaları terk edilmiş, eski saltanat devirlerinin lüksüne ve imkânlarına göre yapılan binalarda ihtiyaçlar farklılaşmış, yeni hayat şeraitine uygun olarak ufak aileleri barındıracak modern binaların yapılması ihtiyacıyla tarihî yalılar tamir görmektense enkazcılara satılmaya başlamıştır. Semt sakinlerinden bazıları, örneğin Rumlar muhacir olup gitmiş, köyler tenhalaşmıştır. Boğaziçi’nin rağbetten düşmesine, modasının geçmesine neyin sebep olduğunu araştırmak üzere yollara düşmüştür Suat Derviş. Görüşülen kişilerin üzerinde durdukları ortak konu, vapur ücretlerinin pahalılığı ve seferlerin düzensizliğidir. Boğaz’ın karşı sahilinde bir tek hastane yoktur. İnsanlar şehrin eğlencelerinden, tiyatrosundan, konserlerinden istifade edemez. Bu anlamda Suadiye ve civarının tercih edilmesinin sebepleri vapur, otobüs, tren, tramvayın varlığı ve modern binaların yapılmış oluşudur. Boğaziçi şehirden kopmuş, ayrı bir parça hâlinde, kendi içinde yaşamını sürdüren insanların yaşadığı bir yer olup çıkmıştır. Harpler, sarayların yıkılışı, saray devrinin sönüşü, inkılap, mübadele ve nihayet son kriz Boğaz’ı tamamıyla boşaltmış gibidir. Bazı görüşlere göre “Sönen yalnız Boğaziçi değil, bütün şehirdir. Buna sebep de İstanbul’un artık devlet merkezi olmaktan çıkışı ve Türkiye Cumhuriyeti dâhilindeki ikinci sınıf büyük şehir oluşudur. Merkez Ankara’dır. (…) Ankara yalnız devlet merkezi olarak değil, memleketin fikir merkezlerinden biri de olacaktır.”

Bu arada ilginç sayılabilecek, semtlerin adının nereden geldiğine ilişkin birkaç ayrıntıya da yer verilmiştir:

“Kanlıca fetihten evvel Bizans kibarlarının bir sayfiyesiymiş. Fetihte burası tamamen boşaltılmış, eski oturanlardan kimse kalmamış, sonradan buraya kağnı arabalarıyla Anadolu’dan bazı insanlar gelmiş. Burada da kağnılardan imal edip başka köylere giderlermiş ve onun için ismini ‘Kağnılıca’ koymuşlar. Ve zamanla telaffuzu değişerek Kanlıca olmuş.” (Çöken İstanbul, s. 222)

Bir diğeri de şöyledir:

“Bu beldeye hâlâ muhafaza ettiği Tarabya ismi Patrik Atik’ten kalmıştır. (406-425) Hastalanan patriğe o devrin tabipleri Farmakeus’ta bir tebdili hava tavsiye etmişler, çok ağır olan patrik burada hastalıktan kurtulunca, hastalıktan kurtulan, şifayap olan manasına gelen ‘Tarab’ manasına olarak Tarabya ismini vermişlerdir. Esasen uzun bir zaman da buraları İstanbul kibarlarının hastalanınca geldikleri bir mahal olmuştur.” (Çöken İstanbul, s. 257)

Son olarak Derviş, İstanbul’un yeraltı dünyasında işten el çekmiş bir yankesicinin rehberliği ile sabaha karşı Galata’nın izbe yerlerini, evsizleri, paçavracıları nasıl gezdiğini, soğuk bir kış gecesinde Beyoğlu Caddesi’nde neler gördüğünü aktarır okurlarına.

Röportaj tarihe, o güne not düşmektir. Bir dönemi anlatan, bugüne taşıyan gazete röportajları sözlü tarih çalışmasına sunduğu katkılar bakımından çok kıymetlidir. Söyleşi ve röportaj birbirinin yerine kullanılagelen iki sözcüktür. Röportaj yabancı/Fransızca kökenli olduğu için Türkçe karşılığı olarak söyleşi tercih edilse de aslında farklı yazınsal türleri adlandırmak için kullanılırlar. Her iki sözcüğün içeriğinde karşılıklı konuşma, sohbet etme anlamı var olduğundan kavram karışıklığına neden olmuştur. Aslında deneme türünün belirleyici özelliklerinden biri de konuşma havası içinde kaleme alınmasıdır ama bu konuda net bir ayrım vardır. Dilbilimci Emin Özdemir denemeyi, “Bir söyleşi havası içinde öğretir. Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi, bundan da öte karşısında biri varmış da onunla dertleşiyormuş gibi yazar,” diye tanımlamıştır. Buradaki belirleyicilik kişinin bir başkasıyla konuşması değil, konuşur gibi yazmasıdır. TDK’ye göre ise söyleşi, “Belli bir konuda, alanla ilgili kişilerin katıldığı bilgilendirme toplantısı” ya da “Bir bilim veya sanat konusunu, konuşmayı andıran biçimde inceleyerek anlatan edebiyat türü, sohbet,” olarak açıklanır. Nitekim yüz yüze edebiyat etkinlikleri yapıldığında söyleşmekten yola çıkılarak daha çok söyleşi sözcüğü kullanılır.

Röportajı ise bilgilendirici gazete yazıları arasında görenler olduğu kadar onu yaşamdan bir kesit olarak, bazen öyküsel bir dille harmanlayarak, kurgulayarak anlatmanın mümkün olduğunu düşünenler de var. Röportajı edebiyatın bir dalı sayan Yaşar Kemal’i unutmamak gerekir. Ona göre röportaj haberin varamadığı yere varandır. “Ama gerçeği değiştirerek değil, yaratarak,” yapar bunu diyor büyük usta. Tabii çok yönlü olan röportaj araştırma, inceleme, soru sorma, soruşturma yoluyla bilgi toplama, çoğu kez de fotoğrafın tanıklığına başvurması gibi özellikleri ile gazeteciliğin bir dalıdır. İnandırıcılığını belgelerden alan bu yazı biçimi, üzerinden zaman geçtikçe bir belge niteliği taşır. Kent yaşamı temasıyla yola çıkan Suat Derviş, sokak röportajlarıyla bunu amaçlamış ve karanlık, yoksul, hasta bir şehrin, İstanbul sokaklarının dününü tanıklıklarla kayıt altına alarak bugüne taşımayı başarmıştır.

Esme Aras