Dönüş, Avustralyalı yazar Tim Winton’ın Yüz Kitap Yayınlarından çıkan bir eseri. Her ne kadar kapağında “Öykü” yazıyor olsa da kitaba dağınık bir roman diyesim geliyor, çünkü kahramanların iç içe geçmiş hikayelerinden oluşuyor; okuyup bitirince geride bıraktığınızı sandığınız bir karakter başka bir öyküde, farklı bir zamanda ve farklı bir yönüyle tekrar karşınıza çıkıyor. Bir süre sonra kendinizi bulmaca çözer gibi karakterleri, olayların neresine yerleştirmeniz gerektiğini, bir hikayede tek bir cümleyle bahsedilen bir durumun hangi hikayenin gölgesi olduğunu çözmeye çalışırken buluyorsunuz. Üstüne yazarın müthiş anlatım gücü de eklenince tadına doyum olmaz bir okuma serüveni çıkıyor ortaya.

Kitap ilk olarak ismiyle dikkatimi çekmişti, çünkü Platonov’un bu isimdeki kitabı yıllardır başucu kitaplarımdan biri. Andrey Zvyagintsev ve Türkan Şoray’ın bu isimdeki filmlerini defalarca izlemişimdir. Çok ayrı yerden mevzuyu ele alsalar da göğsümü hep aynı yerden ağrıttılar. Hepsi bir dönüş hikayesi anlatmak için yola çıkar ama esasında gelinen nokta bir dönemeyiştir. Gelen beklenen değildir ve dönen, giden kişi değildir artık. Dönüş, gitme, kalma, üstünde çokça kafa yorduğum sözcüklerdir. Yapılan eylem sözcüğün anlamını karşılayabiliyor mu hakkıyla, emin olamadım hiçbir zaman. Ne kendi deneyimlerimden, ne başkalarınınkinden ne de okuduğum, izlediğim bir sanat eserlerinden.

Dönüş’e dönelim. Yer Angelus. Avustralya’da bir liman kasabası. Burada yaşayan bir avuç yenik insanın 1970’den günümüze kadar gelen süreçte iç içe geçen hayatlarından kesitler anlatılıyor. Angelus benim uzaktan bildiğim, kafamdaki masalsı ülke Avustralya’ya pek uyan bir yer değil. Küçük, sıkıcı, insanların sıkışıp kaldığı ve neredeyse herkesin oradan çıkıp gitme düşü kurduğu bir yer.

Dönüş, içinde on yedi uzun öykünün olduğu hacimli bir kitap. Yazar bizi Avustralya’nın uçsuz bucaksız göğü altında bir gezintiye de çıkarıyor aynı zamanda. Malum, dünya elimizi, kolumuzu sallayarak gezebileceğimiz bir yer değil. Küçük bir kesim dışında biz geri kalanlar dünyayı filmler, kitaplar, belgeseller aracılığıyla tanıyabiliyoruz. Misal bu kitapta çokça bahsedilen okyanusta sörf yapmak, balinaları izlemek nasıldır bilmiyorum. Baobap ağacını bilmiyorum, karavan yaşamını bilmiyorum ama yine bu kitapta bahsedilen sevilmeyen bir kadın olmanın ne demek olduğunu biliyorum, mutsuz ve yoksul çocukluğu biliyorum, anlaşılmamayı biliyorum, bir yere sıkışıp kalmanın ne demek olduğunu biliyorum. Ve benim bir insan olarak aşina olduğum bu tür şeyler, dünyanın öbür köşesinde de yaşanıyor ve oradaki insanların da canını acıtıyor. Bazı acıların, ağrıların coğrafyadan, kültürden, inançtan bağımsız olarak tüm insanların yakasına yapışmasını tam olarak nereye koymalıyız, bilemiyorum.

Kitap, “Büyük Dünya” isimli öyküyle başlıyor. Anlatıcı ve sadık arkadaşı Biggie liseyi bitirir ama üniversiteye yerleşemezler, küçük kasabaya da katlanamadıklarından dolayı ilk fırsatta kaçarlar. Anlatıcı, tıpkı küçük yerlerde yaşayan herkes gibi bir gün çıkıp gitme hayalleri kurmuştur hayatı boyunca. Çünkü yaşama bir an önce atılmak ister ve yaşamın kendisinin olmadığı yerde olduğuna inanır pek çok insan gibi. Arkadaşı Biggie’yi de kolayca ikna edince Kuzey’e doğru yola koyulurlar. Onların cenneti Kuzey’dir, bizimki gibi Batı değil. İşler umdukları gibi gitmez. Arkadaşlıkları yolda yara alır, anlatıcı varamadan geri döner. Biggie ise bir daha hiçbir yerde olamayacak şekilde gider. Anlatıcı hayal kırıklığını şu cümleyle ifade eder: “Dünya etrafımızda birden büyüyor, öyle büyüyor ki teslim olup seyretmekten başka bir şey yapamıyoruz.” Teslim olmak sadece bu öyküde değil, sonraki öykülerde de farklı karakterler aracılığıyla zaman zaman karşımıza çıkar.

Kitabın önemli özelliklerinden biri de karakterlerin sahiciliği. Gerçek hayatta gördüğümüz, görmezden geldiğimiz, sevdiğimiz, yara aldığımız birçok kişiyi anımsatan karakterler bunlar. Birçok hikayede karşımıza çıkınca onları farklı yönleriyle de tanıma şansımız oluyor ve tahmin edemeyeceğimiz kadar yakınımıza yerleşiyorlar.

Misal Vic. Kendini başkalarının kurtuluşuna adayan Vic. Kimseyi kurtaramadığı gibi kendini de yitiren Vic. Tam bitti dediğimiz yerde Vic’in başka bir hikayesi başlar. İlk defa aşık olması, babası tarafından terk edilişi, lisedeki saplantılı aşkı, evliliği, annesiyle birlikte evlere temizliğe gitmesi, yirmi yedi yıl sonra babasını bulması, bulduğu gibi sonsuza dek yitirmesi hep ayrı hikayelerin konusu olarak çıkar karşımıza.

Karısını acımasızca döven zorba Max, başka bir öyküde zorba bir abidir. Max’ın, annesi tarafından terk edildiği öyküde bile sempati duyamıyoruz ona. Kocasının yarasına ulaşmaya çalışan Gail, sırf onun travmasını anlayabilmek için kocasının büyüdüğü kasabaya gidip çocukluğunun izini sürmeye çalışan Gail. Sanki perdeyi aralayınca hakikate ulaşabilecekmiş gibi.

Karısının intiharı ile baş etmeye çalışan Dyson, teşkilattaki yozlaşmaya dayanamayıp kaybolan polis memuru Lang ve yaşamı bir türlü istedikleri gibi olmayan diğerleri. Cümle yenikler, yitikler, yalnızlar. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi yazında da kimse hayatı boyunca kurban değildir ama. Fail ve mağdur da bazen yer değiştiriyor. İnsanlarda var olan bütün karmaşa bu öykü karakterlerinde de karşımıza çıkıyor. Yazar o kadar sade ve ustalıkla anlatıyor ki kimseye kızamıyoruz, yadırgamıyoruz ve gerçek hayatta sahip olamadığımız anlayışı bu karakterlere gösteriyoruz. Gail’in kocasına olan sevgisine rağmen onu aldatmasını çok iyi anlıyoruz, Frank’in kendisine hayatı boyunca zorbalık yapan abisine olan bitmez sevgisini de, Agnes’in anne, baba ve kardeşlerinin uyuduğu evi yakmasını da.

Tim Winton

Yazar sadece Angelus’un sıkıcı yaşamını ve bezgin insanlarını anlatmaz. Arka fonda birçok politik olayın gölgesi de vardır. Vietnam savaşı her akşam televizyon aracılığıyla insanların salonuna gelir. Yanmış, çıplak Vietnamlı kız tekrar tekrar koşar her akşam. Güney Afrika’da bazı “renkliler” ile karşılaşan ve onlardan kümes hayvanı gibi bahseden kadın. Avustralya’da o dönem pek zenci yaşayamıyor. Malum, Beyaz Avustralya Politikasından dolayı 1973’e kadar zenciler ülkeye alınmıyor. Bu yüzden Afrika’da gördüğü insanlar kadın için sadece renktir. Ülkenin yerlileri olan Aborjinleri, kurdukları yaşamın dışına çoktan süpürmüşler ve dolayısıyla herkes beyazdır. İtalyanlar bile Avustralyalıların istedikleri kadar beyaz değiller.

Sutaşır isimli hikayede, ki kitabın en etkileyici hikayelerinden biridir zannımca, “Bahçe tarhlarına kan ve kemikten oluşan gübreyi boca eder, kulübelerine çekilirlerdi.” diye bir cümle kurar anlatıcı laf arasında. Bahsedilen kan ve kemik tabii ki Avustralya yerlileri olan Aborijinlerin kanı ve kemiğidir. 18.yy’da Kaptan Cook’un Atlantik’in kuzeyindeki ülkeden gelip dünyanın güneydoğusunda toprağa karıştırmaya başladığı kan ve kemik. Ve o kanın üstüne yükselen bu “medeniyet” dünyanın en yaşanılabilir ülkelerinden biri şu an. O toprağın üstünde yaşayan mutlu, müreffeh bir toplum. Toprağın altı dün olduğu gibi bugün de kimsenin umurunda değil.

Bu durum yazarın ifadesiyle daha anlamlı hale geliyor: “Geçmiş içimizdedir, ardımızda değil. Devran asla sona ermez.”

Tim Winton çok geç keşfettiğim ama tekniğine, diline, dünyasına çok çabuk vurulduğum bir yazar. Yine Seda Çıngay Mellor tarafından çevrilen Çoban Kulübesi isimli bir romanı da bulunuyor. Diğer kitaplarının da bir an önce Türkçeye çevrilmesini dilerim.

Roza Alkan