Gaye Keskin

Telefon ilk kez, tırnaklarımı kırmızı koltuğun kadifesine geçirmiş halde, Ömer’in devrilen gözlerine bakarken çaldı. Ömer kalçalarımı tutup beni bir yukarı bir aşağı taşıyarak kendinden geçerken, gözlerini koltuğun kenarında duran telefonun ekranına çevirdi. Kimmiş? Ekranı sürükleyip aramayı meşgule aldım. Boş ver, dedim, Biraz yavaşlasana. Sesim odanın içinde havası alınmış bir balon gibi dolanıp sönüverdi. Ömer başını geriye atarken, Bebek, dedim, Bebek var, yavaşla biraz. Ömer’in hırıldamaya başlayan boğazından bir, Hıı, yükseldi, Hayır, dedi hızlanmam gerekiyor. Kalçalarımı yukarı çektim. Sakın! Ömer’in gözkapakları kalktı, elleri kalçalarımı daha sıkı kavradı. Avını bulan kurt gibi vahşileşti bakışları. Tırnaklarımı kadifeden söküp kendimi geri attım, apar topar ayağa kalktım. Kırmızı koltuğun üzerinde çırılçıplak, kan ter içinde duran Ömer’e baktım. Daha hızlı olmaz, dedim, Tehlikeli. Bir eli kumandaya, diğer eli kasıklarına kaydı. Yüzünde konaklayan kırmızılık derinleşip yerleşirken, Neyse, dedi, neyse! O televizyonun tuşuna basıp kendine bir porno kanal açarken ben elimi bacaklarımın arasına götürdüm. Kan yok, diye mırıldandım, Her şey yolunda. Ömer hiçbir şey söylemedi, yüzünde hiçbir mimik teklemedi, yalnızca beni duymasın diye televizyonun sesini biraz daha yükseltti. İnleyen kadınların, küfreden adamların, bağıran insanların sesleri birbirine karışırken yatak odasına gittim. Bir elim karnımda çekmeceyi açıp babydollarımı, jartiyerlerimi, braletlerimi kenara ittim, beyaz yüksek bel pamuklu külotlarımdan birini çıkarıp giydim. Bebek için en sağlıklısı buydu. Yatağa uzanıp yorganı üzerime çektim. Ömer’in iniltileri de televizyondakilere katıldı. Tek bir beden gibi yükselip indiklerini, kendilerinden geçtiklerini dinledim. Karnımı sevdim. Bebek doğana kadar Ömer’i görmeden duymadan devam edebilirdim, hatta belki biraz daha uzun bir süre. Birkaç dakika sonra evdeki tüm sesler sustu. Porno yıldızları kendi çöplüklerine, Ömer bana döndü. Saçlarımı okşayıp banyoya girdi.

Sabah yine telefonun sesine uyandım. Aramayı sessize alıp beyaz pamuklu külotumun ağını yokladım: Kan yoktu, her şey yolundaydı. Ömer’e bakmak için ardıma döndüm, o da yoktu. Çarşafın üzerine serildiğine, kafasını yastığa dayadığına dair bir iz de seçilmiyordu. Çıplak memelerimin üzerine beyaz bir tişört geçirdim. Elim memelerimin sertliğine değince süt topluyorlar diye düşündüm. Yeniden karnıma dokundum, Ömer, diye seslendim, Neredesin? Salondan belli belirsiz bir horultu duyunca salona yürüdüm. Ömer kırmızı koltuğun üzerinde belinde sarılı beyaz havluyla uyuyordu. Televizyonda yabancı bir dizinin uykuya yenik bölümlerinden biri dönüyordu. Pencereler sonuna dek açıktı. Tüller komşu evlerden, sokaklardan, insanlardan aldıklarını bir bir içeri taşıyordu. Gri bir duman evi sarıyor ve etrafta ne varsa toparlayıp içine çekiyordu. Dumanı elimle dağıtıp birkaç adım atınca kırmızı koltuğun tek başına salonun ortasında durduğunu gördüm. Ömer yoktu. Seslendim. Gri duvarlar titremeye, boyalarını dökmeye başladı. Yerlerine çocukluğumun su yeşili duvar kâğıtları geldi; üstlerine de annemden gizli gizli, tükenmez siyah kalemle çizdiğim resimler. Ellerim istemsizce saçlarımın buklelerine kaydı, iki ayağımın ucu usulca birbirine döndü, kahkahamı duydum. Kırmızı koltuğun az ilerisine annemin hiç sevmediği cam yüzeyli, ahşap ayaklı masa yerleşti, etrafına da tek tek sandalyeler döşendi. Tanrı’nın elleri, diyen annemi duydum. Masanın köşesindeki siyah berjere oturduğunu gördüm. Siyah beyaz, eski bir fotoğraf kadar cansızdı. Elindeki kitabı kapatıp yanındaki kız çocuğuna döndü, Bu kitap bize ne anlattı, dedi. Kızın omuzlarına dökülen bukleli saçlarına, birbirine dönük ayakuçlarına, saçlarında dolanan parmaklarına baktım. O da siyah beyazdı. Ben hiçbir şey anlamadım, dedi kız, Babam ne anladı acaba? İkisi de dönüp kırmızı koltukta oturarak televizyon izleyen rengârenk babama baktılar, ikisinin de siyah beyaz gövdeleri titreşti. Kız koşup babamın kucağına oturdu; elbisesi pembeye, teni buğdaya, saçları güneşte parıldayan sarıya dönüştü. Babam kızın yanağına küçük bir öpücük bıraktı.

Ömer’in öksürdüğünü duydum. Her şey bir anda şimdiki zamana ve hemen ardından geçmişteki başka bir güne döndü. Kırmızı koltuğun üzerinde uzanan babamın tüm heybeti hastalığa yenilmiş, değişmişti. Kemiklerini örten şey ince bir zardı artık, sanki konuştuklarımız bile değse yırtılıp sökülecekti. Ona bakarken canımın yandığını, bu yanmanın yaşadığımı fısıldadığını hissettim. Annem salona girdi. Hâlâ siyah beyazdı ama öncekine göre yaş almıştı. Üzerinde kloş etekli, sol göğsünde taş broşlu bir elbise vardı. Saçlarını limonla kabartmış, yüzünü tarihi geçmiş malzemeleriyle makyajlamıştı. Kirpikleri topak topak, yanakları çirkin bir aldı. Annemi izlerken, az önceki kızın incecik sesini duydum: Anne evden mi çıkıyorsun, dedi, Ben de okula gideceğim, babama kim bakacak. Kız salona girdi, lise çağlarındaydı şimdi. Saçları daha uzun, bedeni daha zayıftı. Bir şey olmaz, dedi iyice kıstığı sesiyle annem, Birkaç saat yalnız kalabilir. Sen nereye gideceksin, dedi kız, annem alt dudağını ısırıp gözlerini kaçırdı, İş görüşmesi, dedi, İşe girmem lazım biliyorsun, babanın durumu iyi değil. Babam dönüp onlara baktı. Üzerindeki deri soyuldu, kemikleri teker teker kırılıp odanın dumanına savruldu.

Televizyonun sesini duydum. Dizi hiç durmadan akmaya devam ediyordu. Birkaç saç telimi koparıp geçmişten başka bir güne kavuştum. Annem yenilenmiş eski bir fotoğraftı şimdi. Siyah beyaz ama daha canlıydı. Sanki omuzlarından tutup sarssam içinde sakladığı renkleri sağa sola dökecekti. Kırmızı koltukta, elini tutan o iri eli izleyerek oturuyordu. Ahmet amcan, dedi kıza, Sağ olsun babanın hastalığında da çok yardımcı oldu. Şimdi benimle evlenmek istiyor. Sen ne dersin? Söylenecek hiçbir şeyin kıymeti olmadığını biliyordum. Kıza baktım, o da bana baktım. Aynı anda saçlarımızı çektik, aynı anda, Nasıl istersen, dedik. İçimize gömdüğümüz koca bir hayattı. Ne yapacağım, diye fısıldadık, Bana ne olacak?

Ömer koltukta kıpırdandı, artık yüzü bana dönük uyuyordu. Ellerimdeki saç tellerini yere atıp tırnaklarımı ayalarıma geçirdim. Şimdi başka, bambaşka bir gündeydim. Hayır, dedi kız anneme, babam öldüğünden beri ilk kez sesi böylesine yüksekti. Dağılan, yırtılan, yıkılan ne varsa umurunda değildi. O koltuğu bırakmam, dedi, Babam orada uyur, orada yer, orada içerdi. Babam onun üzerinde öldü, onu bırakmam. İşte tam da bu yüzden dedi, annem, Bu yüzden bırakacağız. Ahmet amcan istemiyor… Duvardaki su yeşili kâğıtları, tükenmez kalemle boyadığım resimleri, annemin kitaplarını, berjerini, sandalyeleri, annemin sevmediği masayı yanımıza aldık, babamın kırmızı koltuğunu ve hayatımın geri kalanını, orada öylece bıraktık.

Telefonun çalıyor, dedi Ömer, Niye açmıyorsun? Kırmızı koltuğun ortasına oturmuş bana bakıyordu. Saçları dağılmış, salyaları dudak kenarından akmıştı. Yanına sokuldum. Telefonun çalışını dinlerken, kırmızı koltukta baba olmanın ona ne kadar yakışacağını düşündüm.

Ömer havluyu koltuğun üzerinde bırakmış, giyinip yeniden salona gelmişti. Yüzüne baktım, gözlerini devirdi. Kim arıyor seni, dedi, Neden açmıyorsun? Boş ver, dedim. Ömer, acaba duvar kâğıtları mı yaptırsak, su yeşili. Güzel olmaz mı? Ömer’in yüzünde karanlık bir bulut görünüp kayboldu. Pantolonunun kemerini düzeltirken, Benim şu mavi gömlek ütülenmedi mi hâlâ, dedi. Yorgun oluyorum biliyorsun, ütü yapamıyorum, dedim, Bir de masa mı alsak, cam bir masa, ahşap ayaklı, ha, diye devam ettim. Yakasındaki düğmeyi iliklerken dudaklarını sağa yana kıvırdı. Evde bir değişiklik yapmayacağız, dedi. Bakışları karnıma indi, Biliyorsun işte çok masraf oldu. Değiyor ama, dedim uzanıp yanağından öperken. Bir de bu koltuğu istedin, dedi, ne gerek varsa. Ardına döndü. Gülümsemeye çabalayıp uzaklaşan sırtına elimi uzattım, elim boşluğa düştü. Baksana, dedim, Siyah bir berjer güzel olmaz mı salona? Neden anlamıyorsun, dedi. Herhangi bir şey almayacağız.

Ömer’in ardından kendimi kırmızı koltuğa attım. Başımı babamın hayalinin dizlerine dayayıp çok eskide kalan güzel günlerimi düşündüm. Babamın olmayan parmakları saçlarımı okşarken, Biliyor musun baba, dedim, Senden sonra bir daha hiç ailem olmadı. Kulağımın dibine eğildi, Peki ya şimdi, dedi. Yetmiyor, dedim, Bebek doğana kadar gerçek bir aile miyiz bilemeyeceğim. Babam bir ah çekti. Ona ben, çocukluğum, çocukluğumun hayaletleri de katıldı. Hepimizin içi aynı anda sızladı. Gözümden bir damla yaş inerken, Siz gerçek bir ailesiniz, dedi babam, Bebek olsa da olmasa da. Aile olmak için sizden başka kimseye ihtiyacınız yok. Aynı çatı altında hastalandığınızda birbirinize bakarak, mutlu anlarınızı paylaşarak, mutsuzluklarınızı konuşarak yaşıyorsunuz. Aile olmak bu demektir. Ama biz üçümüz aileydik baba, dedim, Üçümüzken aileydik. Sen gidince her şey eksik kaldı. Artık onu tamamlayamazsın, dedi babam, Artık olmayanı düşünmezsin. Üstelik yanılıyorsun da. Biz annenle hiçbir zaman aile değildik. Hiçbir zaman sizin kadar aile değildik. Ne birbirimizi gerçekten sevdik ne de birbirimizi gerçekten anladık. Bana rağmen mi, dedim, Sana rağmen, dedi. Hadi, o telefon bir kez daha çaldığında aç ve kendi gerçeğinle yüzleş artık… Sonra sesini, parmaklarını, dizlerini toparlayıp gitti. Kırmızı koltuğun ortasında bir başıma elim karnımda kalakaldım. Ömer’i düşündüm. Aşkından deliye döndüğüm adamı. Bebeğimizin olmasının çok zor olduğunu ilk öğrendiğimizde beni göğsüne bastırıp, Hiç önemli değil, bana sen yetersin, dediğini düşündüm. Baba olmaya zorladığım, baba olmayı isteyip istemediğini hiç sormadığım sevgilimi düşündüm. Elim karnıma oradan kasıklarıma inerken telefon yeniden çaldı. Bu kez yüzleşmeye hazırdım. Kalkıp yatak odasına gittim. Telefon dağınık yatağın üzerindeydi. Ekranda Ömer’in ve benim birbirimize aşkla baktığımız fotoğraflardan biri duruyordu. En az on yıl öncesinde çekilmişti. Bir elim onun avucunun içinde, diğeri onun kalbinin üzerindeydi. Fotoğrafa gülümseyip telefonu açtım. Arayan Ömer’di. Hastane aramış seni kaç kere, dedi, Açmıyormuşsun. Beni aradılar. Olmamış, bu kez de tutmamış. Artık denemekten vaz mı geçsek? Evliliğimizin on yılı bebek yapmaya çabalamakla geçti. Lütfen artık vazgeçsek. Telefonu kapattım. Beyaz pamuklu külotumun ağına baktım. Kan yoktu ama bir şeylerin yolunda olduğu da yoktu. Yola koyacağım, dedim, Düzelteceğim. Dolabı açıp ütüyü çıkardım ve mavi gömleği ütülemeye başladım.

Ömer akşam erkenden, elinde Çin yemeğiyle geldi. Bir de şarap aldım, dedi, Artık içebildiğine göre. İçimdeki bir yerlere toprak atarken, İyi yapmışsın, dedim, Çok iyi yapmışsın. Ömer gülümseyerek salona girdi. Salondaki boşluğu görünce afalladı. Koltuk, dedi, O nerede? Güvenlik görevlisine verdim, dedim, Çok sevindi. Neden böyle bir şey yaptın, dedi. Çin yemeğini elinden alıp yatak odasına yürürken, Vazgeçtim, dedim, Bizden vazgeçmekten vazgeçtim. Hem yatak neyimize yetmiyor? Elim bacaklarımın arasına kaydı. Siyah dantel külotumun ağını yokladım. Dönüp sevgilimin gözlerinin içine bakarken, Hem, diye fısıldadım, Kan yok, ikimiz için her şey yolunda.

Gaye Keskin