Sonat Yurtçu

Sırtını bir serinliğe verdiğinde, önünde de sarısı güneşten kararmış tarlalar uzanıyorsa korkma. Dağlar zaten bildiğin gibi: Orada, yıkılmayacaklarına ve bir gün yerin altına girmeyeceklerine emin bir kibirle: Orada.

Çok zaman geçti. Şöyle düşlediğim gibi atlayacak bir çatı katı bulamadım. Bütün binaların çatıya çıkan kapıları kilitli. Evet, ben de dağlara çıktım ama bu sefer de korktum. Dağdan atlayıp ölmek, malzemeden çalmış bir müteahhitin yaptığı ucuz beton yığınlarından atlayıp ölmeye benzemez. Hem hiç estetik yanı olmayan bu dikili yapının distopik unsurları, ölümümü melankolik hâle getirecekti. Hayal ediyorum, güneş tepede dimdik. Sıcak tam da boş arsanın ortasındaki evin penceresinden içeriye giriyor. Çırılçıplağım. Bir uğultu olarak araba sesleri rüzgârla kulağıma taşınıyor. Yürüdükçe tabanlarım yanıyor; kolumda, yüzümde ve gözümün bebeğinde bir yangın başlıyor. Dümdüz her yer. Evim geride kaldı. Tek bir ağaç gölgesi bulsam, sırtımı dayasam sert kabuğuna ve oturup şöyle içten bir Ohh çeksem, girmezdim bu tarlanın yanık otlarının arasına.

Hep boşluğun içindeydim. Bir kargaşanın ya da yoksulluğun içine doğmadım. Ben kendimi bu sessizliğin arasında bir hiç olarak kabul ettim ve bundan hiç gocunmadım. Karşımda kediler sırtları bana dönük ve dilleri pürüzlü. Biliyorum ki onlar da benim gibi bu tarlanın ortasında köpekler gibi uzaklara bakmaktan yoruldular. Kimseye muhtaç değiller belki ama içlerindeki şüphe akıllarını kemirmekte.

Yürüyüp gidebilirdim. Hiç aldatılmamış ya da çevremdeki herkes beni seviyormuş gibi düşünebilirdim. Kendimi, kişisel gelişimin beyaz keten gömlekli ve pantolonlu insanlarıyla kandırabilirdim, yapamadım. İstedim ki kıyamet kopacaksa bütün dinlerde bütün canlılarda doğmakta olan bütün paralel evrenlerde kopsun. Varsa eğer ahretin bütün katları yıkılsın. Bir isyan başlasın ve ben oturup izleyeyim. Hiçbir acı tartıda diğerinden ağır diye değerli olmak zorunda değildi, anlasınlar istedim. Varlığımın getirdiği bütün sorunlara çözüm ararken kitapların, müziklerin içinde, bir resim gördüğümde ya da harikulâde bir manzaraya baktığımda beni düşündüren bu sebeplerin bir kıymeti olduğunu bilsinler istedim. Hiçbir ideolojiye kurban edilemeyecek kadar önemliydi varoluş. Ne faşist tanırdı ne devrimci. İnsan yürüyüp gittiğinde arkasına bakma ihtiyacı hissettiği an farkına varırdı: Ben neden buradayım? Ben kimim? Ben var mıyım? Neden bu yoldayım?

Yaşamak denilen bu basit ve bir o kadar karanlık olgunun içindeki ironiyi anladığımda geç kalmıştım. Bir şeyleri gerçek anlamda anladığınızda iş işten geçmiş demektir. Kapıda unuttuğunuz anahtarı ya da ocaktaki yemeği hatırlamaya benzemiyor. Evli olduğunuz insanın bunca senedir anlamsız ve üzücü bir şekilde köpek vefasıyla yanında yatmanız ve ona alışmanız. Siz, ben neden buradayım? dediğinizde sarkmış vücudunuz, ışıksız gözleriniz karşılayacaktır sizi. Elinizde bir varlığınızın olmadığını hatta kederli bir şekilde söylemek gerekirse: Geriye varlığınızdan bir şey kalmadığını göreceksiniz.

Bir çatı katından atlarsam varlığımı bulabilirim zannettim. Tam ait hissedemediğim bu bedeni ezip geçersem, kemiklerini kırarsam artık yok olan ben yani varlığım, bedenimle son bulacaktı. Ben de aradığım bu varlığı bilmediğim bir şekilde keşfedecektim. Ne spiritüel biriydim ne dindar. Öyle sonsuz bir tanrısızlık, allahsızlık, korkuyla korkusuzluk arasında bir yoksunluk eki gibi nefes alıp verdim. Şimdi neden bunları düşünüyorum, neden bir şeylerin sonuna istediğim imla işaretlerini koyamıyorum. Oyunun içinde bulunmak ya da oyunun kurucusu olmak dışında kendime yeni bir seçenek sunmak istiyorum: Olmuyor.

Ama biliyorum bir çatı katından atlamak sadece bir mahallenin bağırışları ve dedikoduları arasında unutulup gitmekti. Sanırım bir dağdan atlamayı daha rasyonel buluyorum. Melankolik olacaksam, olayım. En azından sadece rüzgâr, kuşlar ve böcekler var. Hem annem ne demişti: “Kuşlar uçup gider, sen uyumana bak kuzum.” Bu sefer bu sözü dinleyeceğim. Öyle bir uykuya yatacağım ki dağların içinde yedi uyuyanlar dönüp de imrenecekler uykuma. Kibirli ve taş ocağı kurulmuş dağların içine gömeceğim kendimi. Sonunda bir dağ olup birileri bir tarlanın ortasında durup ya da bir tren garının önünde elinde bavuluyla bana, yani dağlara bakacak.

Sonat Yurtçu