Yıllar önce Anadolu’da bozkırın ortasında, pencerelerinden Erciyes Dağı’nın görüldüğü bir yatılı lisenin yatakhanesinde vakit gece yarısını geçmişken nöbetçi öğretmen, koğuşumuzdaki arkadaşlardan birini apar topar aşağıya çağırtmıştı. Arkadaşımız birkaç dakika sonra telaş içinde yarı ağlamaklı, odaya dönmüş, hızla pijamalarını çıkarıp üstüne kıyafetlerini giymiş ve bizlere “annemler gelmiş, acil eve gitmem gerekiyormuş” açıklamasını yaparak telaşla çıkıp gitmişti. İki gün sonra geldiğinde amcasının bir kitap okuduktan sonra o kitabın etkisinde kalıp başından kendini vurarak intihar ettiğini anlatmıştı. İlk duyduğumda ürperdiğimi hatırlıyorum. Sonradan detaylarını öğrenmiştik; yurt dışına mobilya satan büyük bir şirketin sahibi olan amcasının son zamanlarda işleri kötüye gitmiş, epeyce bir borca batmış, tam da bu sıralarda bir arkadaşı ona Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” isimli romanını vermiş, romanı okuyan amcası tıpkı roman kahramanı gibi intihar etmişti.

Tutunamayanlar romanını, okumam gereken yıllarda değil de epeyce bir gecikmeli okumamın altında yatan şey bu korkuydu. Acaba ben de okuyunca intihar eder miydim? Aynı etkiyi Genç Werther’in Acıları romanının da yaptığını sonradan öğrenmiştim. Goethe’nin bu ünlü romanını okuyan yüzlerce kişinin intihar ettiğini kitabın yayınevince hazırlanan tanıtım yazısında okumuştum. Yoksa edebiyat ölümcül bir şey miydi? Niçin onca büyük yazar yaşamlarına intihar ederek son veriyordu?

Yıllar sonra tıbbiyeyi bitirip hekim olarak çalışmaya başladıktan sonra işim iyileştirmek ve hastalarımı yaşamda tutmak olmuştu. Gündelik hayatımda bile en sık “ilaç, iyileştirme, tedavi, terapi” kelimelerini kullanıyordum. Bir taraftan da edebiyatla ilgileniyor, iyi bir okuyucu olmaya gayret ediyordum. Ancak edebiyata karşı ihtiyatlı tutumumu bilinçaltı düzeyinde de olsa devam ettiriyordum. Ölümcül etkisi aklımın bir köşesindeydi hep, ta ki bir gün psikiyatri dergilerinden birinde bibliyoterapi kelimesine rastlayana kadar.

Bibliyoterapinin, “depresyon, kaygı, mental hastalıklar gibi bir takım psikiyatrik ve nörolojik hastalıkta kitapların, özellikle de edebiyatın tedavi aracı olarak kullanıldığı bir yöntem” olduğunu öğrenmek beni şaşırttığı kadar sevindirmişti de. Edebiyatın şimdi de tıpkı benim yaptığım işi, terapi işini yapıyor olduğunu öğrenmek, ölümcül etkisinin değil iyileştirici (therapeutic) etkisinin olduğunu bilmek gerçekten beni çok rahatlatmıştı. Edebiyat benim zannettiğim gibi öldürmüyor, aksine iyileştiriyordu.

Bibliyoterapi hakkında okumalarımı bir hekim ve edebiyatsever olarak derinleştirdiğimde, edebiyatın iyileştirici etkisini nasıl yaptığını daha iyi anlamıştım. Aslında bu etkiyi belki modern tıp yeni yeni fark etmiş ve kullanmış olsa da kitapların iyileştirici etkisi eski dönemlerden beri bilinmekteydi. Antik Yunan döneminde kütüphanelerin girişlerine “Burası insan ruhunun iyileştiği yerdir” yazılması bir tesadüf değildi. Aristoteles’in edebiyatın insanları iyileştirdiği yönündeki düşüncesi, asırlar boyunca hastalıkların tedavisinde özellikle kutsal kitapların, dua kitaplarının okunması hep bu fikrin neticesiydi. Okumanın terapi amaçlı ilk kullanımı Benjamin Rush’ın önerisi ile gerçekleşmiş, 1853 yılında John Minson Galt okumanın akıl ve ruh hastalarına iyi geldiğini “Okuma Üzerine Tepki ve Delilik İçin Eğlence” kitabıyla özetlemişti. Peki ama edebiyat bunu nasıl başarıyordu?

Yayın hayatına veda ettiği son sayısını “Edebiyat ve Tıp” konusuna ayıran Monograf Dergisinde (2022 Sayı: 16) okuduğum iki makale bunu oldukça güzel izah etmişti. Şima İmşir’in editöryal makalesinde bu konu şöyle anlatılıyor:

“Anlatı odaklı tedavi” edebiyatın tedavide kullanılması niyetiyle geliştirilmiş alanlardan birisi: Hikâye anlatmak, yazmak ve okumak aracılığıyla edebiyatı bir tedavi aracı olarak kullanıyor. Hastaların kendi deneyimlerini hikâyeleştirmeleriyle ortaya çıkan metinlere de bugün “hastalık anlatısı” adını veriyoruz. Bu anlatılar hastaların kendi deneyimlerini aktardıkları genellikle otobiyografik diyebileceğimiz metinler. Bir edebi tür olarak tartışılmaya başlanmaları ise Kleinman’ın “illness” ve “disease” ayrımıyla gerçekleşiyor. Bu anlatılar tıbbın bireyi bedene (ve hastaya) indirgeyen bakış açısına karşı çıkma görevini üstlenen, tıbbın otoriter sesinin karşısına çok sesliliği çıkartan anlatılar. Bireylerin “hasta” olarak kategorize edilip kimliklerini yitirişlerine karşın, “ben” anlatıcıya odaklanarak bireyin deneyimini ön planda tutuyorlar.

Aynı sayıda “Edebiyatın İyileştirici Gücü: Nekahet ve Muğlaklık, Beden ve Benlik” başlıklı makalesinde Abdullah Başaran, Ahmet Sarı’nın edebiyatın bir terapi olarak teklif edildiği uzun denemesi “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı kitabından ilginç bir anekdot aktarır:

“Son yıllarını geçiren Kafka, sevgilisi Dora’yla birlikte açık havada dolaştığı bir gün, ağlayan bir kız çocuğuna denk gelir; küçük kız oyuncak bebeğini kaybetmiştir; Kafka da bu kıza oyuncak bebeğinin aslında kaybolmadığını, hatta onunla mektuplaştığını söyler ve eğer yeniden karşılaşırlarsa oyuncak bebeğin ona yazdığı mektubu okuyacağının sözünü verir; bu ahitleşme bir süre devam eder ve hastalıktan acı içindeki Kafka ile özlemden acı içindeki küçük kız arasında dolaylı bir mektup arkadaşlığı kurulur; Kafka mektup yazıp kızı sevindirmek, küçük kız da bebeğinden haberdar olup sevinmek için bu buluşmalar bir süre daha gerçekleşmeye devam eder. Yazan, kendi hastalığını unutarak, kurmacanın hakikatine sığınarak, kendi ruhunu teskin eder. Okuyan ise (kız çocuğu), kurmacadaki karakterin hasretinde olduğundan yalanın, uydurmanın gerçekliğine kendini candan bir şekilde kaptırır. Böylelikle acısını unutur. Üzüntüsünü kaybeder… İkili bir şifa ve sağaltım eylemi böylece kendini göstermiş olur. Kurmaca, yazanı da okuyanı da sağaltır.”

Kurmaca yazanı da okuyanı da sağaltıyorsa arkadaşımın amcası, Genç Werther’in Acıları kitabının yüzlerce okuru ve Stefan Zweig, Jack London, Arthur Koestler, Sergei Yesenin, Mayakovski, Ernest Hemingway, Cesare Pavese, Sylvia Plath, Virgina Woolf, Nilgün Marmara ve onlarca başka yazar ve şair neden iyileşmemişler ve intihar etmişlerdi?

Bu sorunun cevabının hiç de kolay olmadığını biliyorum. Bunu izah etmek için onlarca soyut şey yazılabilir. Ama ben bir hekim olarak edebiyatın kanıtlanmış iyileştirici gücüne rağmen, neden bazı “hastaların” iyileşemeyip öldüklerini tıbbi gerekçelerle izah edeceğim. Bir tedavi yöntemi hastaların çoğunda sağaltıcı etki gösteriyor ama bir kısmını öldürüyorsa çok basit olarak tanı ve tedavide yanlışlıklar yapılmasının buna sebep olduğunu düşünüyorum. Teşhisi yanlış konulmuş bir hastaya (okura) başka hastalığın ilaçları (kitapları) verilirse bunun ölümcül sonuçları olabilir. Teşhisi doğru konulmuş hastaya (okura) doğru ilaçlar (kitaplar) yanlış dozda ve hastaya (okura) özgü bireysel faktörler göz önünde bulundurulmaksızın verilirse bunun da ölümcül sonuçları olabilir. Yazarlar (doktorlar) konusuna gelince, hangi doktor tedavi ettiği bir hastalıktan ölmemiş ki?

Belki de son olarak şunu söylemek en doğrusu olacak; tedavi ihtimali kalmamış terminal dönem hastalarda yaşanılan katlanılamaz acıya son vermek amacıyla “tıbbi ötenazi” yapılması da aslında kalıcı bir tedavi yöntemi olarak düşünülecek olursa, edebiyatın tedavi edici etkisi mutlak ve tartışılmazdır.

Ahmet Karadağ