Kazuo Ishiguro, 1954’te Nagazaki’de doğmuş. Beş yaşındayken, babası Ulusal Oşinografi Enstitüsü’nde çalışmaya başladığı için –babası denizbilimciymiş– İngiltere’ye taşınmışlar. Otuzlu yaşlarının ortalarına kadar Japonya’ya dönmemiş yazar. Kent Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı ile felsefe eğitimi aldıktan sonra bir süre sosyal hizmetler görevlisi olarak çalışmış.

Ishiguro’nun 1981’de üç kısa öyküsü yayımlanıyor. Evlerinde Japonca konuşulmasına rağmen bu öyküleri ve ardından yazdıkları İngilizce. Yaşadığı ülkenin ve eğitimini aldığı dilin ürünleri. 1982’de yayımlanan ilk romanı Uzak Tepeler’le birlikte çeşitli edebiyat ödülleri almaya başlayan yazara 2017’de Nobel Edebiyat Ödülü veriliyor. Yazımda sözünü edeceğim, 1989’da yayımlanan, üçüncü romanı Günden Kalanlar da Booker ödülü alıyor. Roman, üç yıl sonra –1993’te– James Ivory tarafından sinemaya uyarlanıyor.

Hayatı sürekli bir ışık altında tutan bir edebiyattan söz ediyorsak, edebiyat sayesinde hayatı ve insanı yeniden kavradığımızı söyleyebiliriz. Buna bağlı olarak da yeni hayat tarzları oluşturmaya yönelik estetik bir yol açılmış olur. İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü’nü Kazuo Ishiguro’ya verirken onun romanlarını “dünyayla bağlantılı olduğumuza dair hayali algımızın altında yatan uçurumların pişmanlıktan muaf tasvirleri” olduğu için övmüş. Bu sözlerden şu düşüncelere varmak mümkün: Dünyayla bağlantılı olduğumuza dair algımız hayali olabilir. Bu hayalin altında sadece kocaman bir uçurum vardır. Ishiguro’nun karakterleri de o uçuruma yuvarlanmamak için kendilerini kandırmaya gönüllüdür. Buna göre, Ishiguro’nun, insan doğasının kendisini kandırmaya meyyal yönünü aydınlattığını söylemek mümkün. Derdi olan uçurumsa Günden Kalanlar’da “büyük boşluk” metaforuyla karşımıza çıkıyor. Hayatını, kendisinin tanımladığı –fakat biz okuyucuların içinin boş olduğunu fark ettiğimiz– “vakar ve büyüklük” kavramları üzerine kuran Başuşak Stevens’in trajik öyküsü Günden Kalanlar. Belki de romanın en can alıcı yönlerinden birisi, olan biteni anlatıcı kahramanın zihninden seyrederken onun telaffuz edemediklerini görüyor olmamız. Tanrı anlatıcısı olan romanlardaki anlama-bilme yetisi burada adeta okuyucuya devrediliyor.

Günden Kalanlar’da çerçeve zamandan söz edebiliriz. Asıl anlatı, yolculuğun başlangıcı ve bitişinin içine yerleştirilmiş. Bundan dolayı zamanda sıçramalar da yapılabiliyor. Şebnem Susam-Saraeva’nın çevirisi çok başarılı. Roman, öndeyişle birlikte altı günlük gezinin anlatıldığı sekiz bölümden oluşuyor. Bölüm başlıkları durak mekanları ifade ediyor gibi görünse de aslında her bölüm için birer bellek yolculuğu demek doğru olabilir.

Çerçeve olay, Temmuz 1956’da Darlington Malikânesi’nde başlıyor. Başuşak Stevens, malikânenin yeni sahibi Amerikalı Bay Faraday’ın Ford’uyla İngiltere’nin güneybatı kıyılarına doğru uzanacağı bir geziye çıkacaktır. Teklif Bay Faraday’dan geldiği halde tereddütlüdür. Bunun nedeni çalışma hayatı boyunca ilk kez Darlington Malikânesi’nden uzak kalacak olmasıdır. Onu ikna eden şey, eski kâhya Bayan Kenton’dan gelen mektup olur. Stevens bu gezi sayesinde birçok yeri görmüş olacak, hem de –belki– dört kişilik ekiple işleri yürütmeye çalışırken oluşan boşluğu Bayan Kenton’la doldurma şansına kavuşacaktır. Fakat aynı durumu şu şekilde ifade etmek de mümkün: Aslında boşluk onun önünde uzanan hayatının bütünüdür. Yolculuk ise kaçırdığı aşkı ve insani ilişkileri Bayan Kenton’un geri dönüşü ile yakalama umududur.

Roman, Stevens’ın malikânenin eski sahibi Kont Darlington ile yeni sahibi Amerikalı Bay Faraday’ı karşılaştırdığı bölümlerle devam eder. Bu sayede, Başuşak Stevens’ın kişisel kayıplarına olduğu kadar dünyadaki olaylara da tanık oluruz. Arka planda, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Avrupa’daki gelişmeler ve Amerika’yla ilişkiler vardır. Versailles Antlaşması’nın Almanya için ezici şartlar getirdiğini düşünen Kont Darlington bu duruma bir çözüm bulmak amacıyla evinde toplantılar düzenlemektedir. Bu gizli toplantılara Almanya’dan, Amerika’dan, Fransa’dan temsilciler katılır. Zamanla bu toplantıların konukları arasında faşist Kara Gömleklilerle Hitler Almanya’sının temsilcileri yer alır. İkinci Dünya Savaşı’yla Kont Darlington’a karşı tepkiler büyür. Bu süreç içinde Stevens, Darlington’a kusursuz bir biçimde hizmet etmeyi sürdürmüştür.

“Bağlılık” adını verdiği kölece bakış açısı, “vakur olmak” diye tanımladığı uşaklık rolü Stevens’ın bütün hayatını özetler gibidir. Karşılıklılık kavramı hayatında yoktur. Onurlu olmayı, vakarı itaat etmekle özdeşleştirir. Kendi varlığını hiçbir şekilde diretmez. Yaşamını nasıl berbat ettiğini görmemek için zırh gibi ağır olan maskesini çıkarmak istemez. Ona göre “Az da olsa bir değer taşıyan her başuşak, rolünü kendi derisinden farksız bir giysi olarak görmelidir.” (s. 144.) O maskeye/giysiye ne kadar tutunursa o kadar “vakur” olduğunu düşünür. Fakat mücadele etmesi gereken bir şey daha vardır: Bedeni. Derindeki, kendisini gizleyemez; göstermek ister. Göstereceği yüzey de “beden/yüz”dür. Stevens’ın –herkes gibi akışkan olan– “yüz”ü iki kez tepkisini açığa vurur. Kendi varoluşuna sahip çıkmasının zorunlu olduğu önemli seçim anlarıdır bunlar. Bedeni, harekete geç artık, demektedir sanki. Buna rağmen babası ölürken ve âşık olduğu Bayan Kenton göz göre göre hayatından kayıp giderken –tereddütlerine rağmen– donmuş gibi tepkisiz olmayı seçer. Faşizme hizmet eden efendisi, Yahudi çalışanları işten çıkardığında da kılını kıpırdatmaz. Asıl önemlisi bunu düşünmeye bile cesaret edemez. Hayatına sahip çıkmaz, olan biteni görmezden gelir ve bu haliyle kötülüğün bir parçası olur.

Kazuo Ishiguro

Stevens’ın yaşadıkları gözümüzün önüne serilirken, her şeye rağmen, ona kızamayız. Bütün hayatı trajik bir çatışmadan ibarettir çünkü. Vakur bir başuşak olma arzusunun karşısındaki bütün bir hayattır. Sevinçleri, kederleri, aşkı, hata yapabilme hakkı, baba sevgisi, insani ilişkileri, tepkileriyle… Yaşayabileceği tek yer malikâne, tek durumsa başuşak olma halidir sonuç olarak. Darlington Malikânesi’nden dışarı adımını attığında sudan çıkmış balığa döner. Giysileri gezi için hiç de uygun değildir. Arabasının radyatörü su kaynatır, benzinin bittiğini fark edemez, insanlarla ilişkisini ayarlayamaz, şaka yapmayı beceremez.

Anılara sığınmak belki de Stevens için tek yoldur. Bu anılar da tereddütlerle doludur. Tereddütün boşluklarını hayaller doldurur. Bu hal bana Norveç edebiyatının ölümsüz cümlelerinden birisini düşündürdü. “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”[1] (Cümle, Yaban Ördeği’nde Henrik Ibsen’in sözcüsü gibi görünen Dr. Relling’e ait.)

Pişmanlık ve utancın verdiği ıstırapla yaşamaya devam edebilmek mümkün mü? Stevens’ın da hayata tutunabilmek, onunla bağ kurabilmek için ihtiyaç duyduğu, bütün bir hayattan elinde kalan tek şey hayal gücüdür. Kendisini kandırabilmesi için hayal gücüne cesaretle sarılmalıdır.

Nalan Arman


[1] Henrik İbsen, Yaban Ördeği, Mitos Boyut Yayınları, Çev. T. Yılmaz Öğüt, İstanbul, 2015.