A. Dilek Şimşek

Hafif bir esinti var. Deniz parlıyor. Dalgalar güneşten aldığı pırıltıyı kıyıya kadar taşıyor. Aynı ritimde. Yavaş ve sakin. Kuma vurdukları yerde önce hafif bir grilik oluşuyor, çok değil yarım metre kadar. Geriye çekilirken o ıslak griliği de denize katıyor. Kum yine sarı kalıyor, yine sıcak. Öğlen gelmiştim sahile. Bomboştu, en öne yerleştim. Oturduğum şezlong iki şemsiyenin tam arasındaydı, istediğim gölgeyi bulmuştum. Şimdi belimden aşağısı güneşte. Kurumuş tuzlar dalga dalga iz yapmış bacaklarımda. Gölgem ise benden epey geride. Öylece serilmişim. Bir ara uyumuş olmalıyım. Kafam kazan gibi. Ayaklarımı oynattım, parmaklarımı hareket ettirdim. Canlıyım. Akşam çok içmişiz.

Biraz doğruldum. Yan tarafta Eren’i gördüm. Kitap okuyor. Ne zaman gelmiş.

“Merhaba.”

“Uyandın mı?”

Kitabı bıraktı. Doğruldu, bana doğru dönerek oturdu.

Yıllardan sonra ilk karşılaşmamız. Mezuniyetin otuzuncu yılı buluşması için Çeşme’deki bu oteli ayarlamış arkadaşlar. İçlerinden bazıları ile arada görüşmüşlüğümüz var. Üniversiteler bitip iş güç yoluna girdikten sonra toplanmaya başlandı. Oysa liseden sonra herkes bir yere dağılmış, kendi yoluna gitmişti. Be ise tıp bitince şansımı yurt dışında denemek istemiştim, kısmette Amerika varmış. Kadın doğumcuyum. Türk olmam oradaki Türkler ve diğer Müslümanların beni tercih etmesine yol açtı. Yıllardır muayenehane randevularını iki ay sonrasına verecek kadar doluyum. Çok yorgunum.

Gelecekler arasında Eren’in de olduğunu fark edince düşünmeden kabul etmiştim. Bunca yıl sonra, bilmeye hakkı vardı. İki gündür buradayız. Hâlâ söyleyemedim.

Eren hep bir yıldızdı. Başarılı, karizmatik, her daim ışıltılı. Bütün kızlar hayrandık ona. Onun aklı fikri derslerde ve basketteydi. Şimdi tanınmış bir cerrah. Evli ve bir kız babası olduğunu Facebook fotoğraflarından anlamıştım. Bir kızı daha olduğunu bilseydi…

“Dalıp gittin.” Doğru ya, işte karşımda bana bakıyordu, söylemenin tam sırası.

“Ayılmaya çalışıyorum. Uyuyakalmışım. Hâlâ sıcak.”

“Soğuk bir şeyler ister misin?”

“Ne iyi olur.”

Arkasına dönüp bara bir el hareketi yaptı. Beyazlar giymiş garson az sonra yanımızdaydı.

“Bana buz gibi bir bira. Ayşe, sen ne içersin?”

“Soda limon.” Serinlemeye ihtiyacım var.

Garson bir bira ve sodayla döndü. İkimizin arasına küçük bir tabure yerleştirdi. Birayı Eren’e, sodayı bana uzattı. Şimdi hatırladım, sıcaklığına karşı koyamadım, demişti, özür gibi.

Onca yıl sonra, ellerimizde soğuk içeceklerimiz, aramızda yıllar var. Güneş yıllardır denizi parlatıyor, kum güneşle sıcak. Nasıl söylemeli.

Kendimi toplamaya karalıyım. Garsona döndüm, “Teşekkür ederiz.”

“Ben de,” dedi Eren, “Burada olduğun için.”

Bakışlarımız kesişti. Uzun bakamadım, yüzümü çevirdim, ufka bakmaya başladım.

“Denizde siyah bir leke var.”

“Tekne olmalı.”

Leke rüzgâra kendini bırakmış gibi, giderek yaklaşıyor. Motor gürültüsü duymaya başladık. Denizde görünen başka bir şey yok. Sıcaktan mı, ağustos sonunda olmamızdan mı.

“Bir soda daha ister misin?”

“Su isterim.”

Garson bu sefer küçük bir tabakta kiraz getirmiş. Altta minik buz parçaları. “Başka bir arzunuz var mı?” “Hayır, şimdilik yok.”

Ağzıma bir kiraz atıyorum. Buz gibi. Hoşuma gidiyor. Boğazımdaki kuruluğa iyi geliyor. Bir yudum su içiyorum, bir daha. İkinci kiraza uzanırken ellerimiz değiyor. Çekiyorum.

Denize bakmaya başladı. Ben de. Tekne yaklaşıyor.

“Çok içtik.”

“Hem nasıl. Ne dersin, deniz gümüş bir tepsiye benzemiyor mu?”

Eren’e bakmaya başladım. Yaşlanmasına rağmen hâlâ oldukça yakışıklı. Saçları okuldaki gibi; uzun, dalgalı ve aradaki beyazlar parlıyor. Spor yapmayı bırakmamış, belli.

“Gece de ayı benzetmiştin gümüşe. Şikago’da doktorluk mu yapıyorsun şairlik mi?”

Sabaha karşı, diye düzeltiyorum içimden, doktorluk yapıyorum.

“Ya sen. Bütün gece susmadın, gülmekten karnımız ağrıdı. Komedyenlik kursuna mı başladın.”

“Yaşlandık artık. Gülelim istiyorum kalan zamanımızda.”

“Saçmalama. Daha elli olmadık.”

“Telaffuz edilemez rakamlardı. Neyse. Ne kadar daha buradasın.”

Sırtım ağrımaya başladı. Yönümü ona dönerek oturdum. Gözlüğümü çıkardım. Bir yudum daha su içtim. Gözlerinin içine baktım. Gerçekten konuşmak mı istiyor. Ne konuşulur ki artık.

“Bir ay daha kalacağım.”

“İstanbul’a gelecek misin?”

“Geleceğim. İstanbul’u görmeden dönmek olur mu. Buraya gelmeden önce bir hafta Ankara’daydım. Eski günlerin hatırına. Oturduğum evin olduğu sokağı bulmakta zorlandım. Bildiğim her şey tanınmaz hâle geliyor. Çok kimsem de yok artık.”

“Biz varız.”

Bu dediğine inanıyor mu. Önüme bakmaya başladım. Ayak parmaklarımı kuma soktum. Ellerimi sıktım, tırnaklarım avucuma battı. Beni seyrediyordu. Yüzünü görmesem de bakışlarını hissediyordum.

“Demek istediğim ben varım.”

Kalktım. Kafam şemsiyeye çarpacaktı. Eğilerek altından geçtim. İki adım sonra deniz. Ondan kaçmak, uzaklaşmak istiyordum. Keşke gelmeseydim. Denize girmeli, su iyi gelir. Bir yolunu bulurum elbet.

İlk adımı attığımda ürperdim. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Her adımda Eren’i arkada bırakıyordum. Su dizlerimi geçince dalıverdim. Oh. Harika. Kulaç attım, attım. Yorulunca durdum. Kendimi denize bıraktım. Hafif hafif sallanıyordum. Güneş kirpiklerimin arasındaki damlacıklarda gökkuşakları oluşturuyor, yüzümü yakıyordu. Başımı kaldırıp kıyıya baktım. Hâlâ oturuyor. Ona bir kızımız olduğunu söylememi bekliyor sanki.

Mezuniyetin beşinci yıl buluşmasında daha Amerika’ya gitmemiştim. Başvurumu yapmış haber bekliyordum. O hafta sonu Mardin’de buluşmuştuk. İlk büyük buluşmaydı. Arkadaşlar birbirini özlemekten çok, ne halde olduklarını göstermeye gelmiş gibiydi. Daha ilk gün sıkıntıdan patlamış, akşam yemeği biter bitmez odama çekilmiştim. Teras şeklindeki eski evlerden dönüştürülmüş otel, Mardin ovasına bakıyordu. Uyku tutmamıştı bir türlü. Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar, hafif bir esinti. Bir sigara içmek için balkona çıktım. Ova büyük bir siyah leke gibi her şeyin üzerini örtmüştü. Dalgın bir şekilde geceyi dinlerken ismimi duydum, biri bana sesleniyordu: “Ayşe, Ayşe.” O sıra yan balkonda birinin daha sigara içtiğini fark ettim. “Benim, Eren.”

O geceden sonra ilk karşılaşmamız. On beş yıl olmuş.

Denizden çıktığımda Eren’i bıraktığım gibi buldum. Yürüdüm. Havluya sarınıp oturdum. Su ılımıştı, kiraz tabağındaki suyu bardağa boşalttım. İçtim. Tabaktan bir kiraz almaya uzanmışken elimi tuttu. Çekmedim. “Lütfen,” dedi, “konuşmamız gerek.”

A. Dilek Şimşek