Şehre, caddeye sokağa yukarıdan bakınca herkesin fark ettiği ve bazılarının sevdiği o ritim hemen dikkatimizi çeker. Her şey aynı anda bir sürü kez.

Bazen uçak takip uygulamalarından havadaki uçaklara bakıyorum. Binlerce uçak. Biz, milyarlarca insan otururken kalkarken yemek yerken maç izlerken şarkı söylerken acı çekerken birileri de havada. Çok kalabalığız. Çok fazla hikâyeye sahibiz. Birbirimize çok değip hiç değmiyoruz.

İnsanla ilgili her şey beni ilgilendirir. Bu ata mesleği bizde. Babam da böyleydi dedem de. Babaannem de hatta. Konu dağılmasın ama son bir şey diyeyim, keçilere insan ismi verilirdi. Biraz ayıp ederdik çünkü onların hikâyelerini izlerken ezbere bildiğimizin isimlerden olmalarını isterdik. Tanıdık olmak, hikâyeye katılmak ya da anlatırken kolay olması için belki de.

Evet, insan ve hikâyesini seviyorum kendimce. Bu bağlamda okuduklarım, izlediklerim ve dinlediklerim bazen beni heyecanlandırıyor. Özellikle ritim, ilginçlikler ve sıradanlıklar bu merakımı yükseltiyor.

Kadire Bozkurt

Kadire Bozkurt’un Buzkandilleri kitabını okurken tavanı açık bir binanın, yan yana alt altta üst üstte artık nasıl bir yaşam kurdularsa öyle, on belki yirmi kadar dairesinde yaşayan insanları izlediğimi düşündüm. Bu açıkçası hiç eğlenceli bir seyir değildi. Hatta örnek vermek gerekirse “tanıdığım birinin sahneye çıktığı anlarına şahit olmak” gibi bir şeydi. Acaba istediklerini yapabilecek mi gerginliği. Onun adına gerilmek. Cümleler karışmasın, Kadire Bozkurt’tan bahsetmiyorum. Anlattığı ve benim izlediğim insanlardan bahsediyorum. Herkes kitaplardan öykülerden farklı hissiyatla ayrılır. Gerildim. Çünkü insanları tanıma ihtimalim yüksek. Tanımasam da tanımam çok da yadırganmayacak insanlar. E ne var bunda herkes herkesi tanır diyebilir birileri. Tanıtana bakmak lazım derim. Bu düz, sıradan bir övgü değil. Yazar, iyi kullanılmadığında çok yorucu ve gereksiz olabilecek detayları o kadar sakin ve yerinde kullanmış ki, bu sayede okur olarak anlatılan insanı tanıyor, hikâyesini izliyor, geriliyor, hassas ya da toplumsal etkisi yüksek bir konu olmasına rağmen rol çalmıyor ve edebi bir zevk alıyorsunuz. Meselenin başka bir amacı yok zaten. Bildiğimiz dille hikâye anlatmak ya da okumak istiyorsak metnin bize sunduğu bir şey olmalı. Bunun bilinmesi karşımıza daima iyi kitap çıkarmıyor, o da başka bir konu.

Ritmik ve okunabilir bir dille baya baya sinir bozucu, hassas, duygusal ve kayda değer meseleleri kendince kurduğu atmosfer sayesinde, bence abartmadan, biraz da uzaktan anlatmış. Anlatıvermiş Kadire Bozkurt. Ben öyle tanımladım. Anlatıvermiş. Bu anlatıvermek meselesi tahmin ediyorum zor olmalı. Bu yazı teknik bir yazı değil. Hissin karşılığı o. Amerikalıların filmlerde kitaplarda alakasız bir sohbetten derin bir noktaya gitmelerine hep imrenmişimdir. Huyumuzdur benzetiriz. Kadire Bozkurt’un bu kitaptaki öykülerini de o sevdiğim Amerikalı yazara benzettim. İsim vermeyeceğim. Çok yoklar zaten.

Evet, ne diyorduk. Dairelerin duvarları, insanları, renkleri, gündemleri farklı. Kapının ardında yaşanan, yaşanılacak olan çok durum ve olaya sahip insan. Yaşıyoruz. Her an her şey olabilir diyor Azer Bülbül. Ölebiliriz. Doğabiliriz. İntihar edebiliriz. Ve bunlar olurken hep olacağı gibi postacı, tamirci, teknik servis de kendi gündemini yaşıyor. Bunun hikâyeye kaba tabirle yedirilmesi yani bu adamların kadınların ana hikâyeye eklenmesi bağırmadan olduğunda benim için keyif orada başlıyor. Çünkü hayatta öyle oluyor. Herkes kendi hikâyesinde, başkasının hikâyesinde, hepimiz bir hikâyenin içinde. Ve bu doğal olarak çok organik. Bazen de sıradışı. Ama hepsi bir matematik ve topluluk. Belki de topluluk gibi görünen ufak farklı gruplar. Ya da biz yukarıdan aynı zannediyoruz, indikçe aşağıya sesleri duyuyoruz.

Bitti.

Buzkandilleri iyi bir öykü kitabı. Yukarıdan izlemenin keyfi, sahip olduğu tadı.

Halil Yörükoğlu