Erkin Başar

Sokaktan, kat kat giyinmiş, başlarına birkaç yemeni, poşu birden sarmış fakat yine de ne bamyanın kaşıntısından ne de temmuz güneşinin yakıcılığından korunabilmiş römork dolusu kadın ameleyi evlerine dağıtan traktör sesi geliyor; yaz günlerinin en tatlı saatleri yeni başlıyor. Kocaadam içeride hiç durmadan öksürüyor. Kocakarı, bir yanında mavi öbür yanında pembe bir ortanca, geniş avlunun bir köşesine oturmuş, durup durup iç geçirdikçe ciğerine avlunun kireç ve fesleğen kokulu havası doluyor. “Ohh, buzlar gibi, tertemiz kokuyor.” Ama hava hala çok sıcak, akşam esintisinden haber yok. Üstelik kocakarının tombul bedeni hala ikindi işlenmesinden kalma ter ve toz içinde. Sırtı, memeleri, boynu kaşınıyor. Gömleğinin yakasını tutup çekiyor, sarkık tombul memelerine doğru üflüyor. Uzanıp sağ yüzük parmağıyla orta parmağının arasına sıkıştırdığı fesleğeni dalından koparıp gerdanına sürüyor, kulağına takıyor. “Gençliğimde de pek severdim kulağıma, yakama çiçekler takmayı. Bahar geldi mi sümbül, nergis kokardı hem bahçem hem de yanağım, gerdanım. Hatta bir ara sümbül hanım diye ad taktıydı da kadınlar, nasılsa duymuş Kocaadam, geldi “bi daha sümbül mümbül takmak yok, bitti” dedi. “Kahpeler gibi ad taktırmışsın kendine.” Yüzünü karşıdaki yarı çökmüş, kerpiçleri fırlamış eve dönüyor. “Kahpeler… Karşı karşıyaydı evlerimiz, komşu komşuyu bilmez mi? İnce uzun bir erkek gölgesi. Kaç kere gördüm bahçe duvarından atlarken. Sadece ben mi, duymayan kalmadı orospuluğunu. Ben kendi adamıma yanaşamazken çocuk korkusundan, o kısır karı ellerin adamlarıyla… birinde de kırığını yakasına zambak takmış öyle dönerken gördüm. O kıymetli zambaklarını. Hep tamah ederdim de cimriliğinden kıyıp bir kökünü vermezdi. Kolunda bir sepet pazara satmaya giderdi. Bir gün giderken ünledim arkasından, bir güzel söyledim lafı: Huuu komşu, pazara mı yine? Zambak parasıyla doyacak kara saçlı oğulların mı var sanki, otursana rahatça evinde. Bir şey demedi yürüdü gitti öyle, usul. Ah insanın usulundan kork.”

Güneş battı batacak, ameleler evlerine dağıldı. Kocadamın öksürmesi bitmiyor. Sokaktan kadınlar, yanlarına çocuklarını katmış, geçiyorlar. Kadınların neşeli ağızları çiğdem kokuyor, çocuklar gürültülü. Bu sesler kocakarıya uzaklardaki orgun sesini duyuruyor. Kırgın bir öfkeyle “Doğru ya, düğün vardı bugün” diyor. Yapmacık bir gönülsüzlükle kalkıyor, yazmasını çözüp yeniden, sıkıca bağlıyor. Şalvarının belini birkaç kat katlamış, onu düzeltiyor. Aklına geçen bayram dikindiği, sandıkta tefinin üstünde duran, al-mor çıtır pıtır çiçekli şalvar geliyor. Vazgeçiyor, kıçında rengi solmuş eski şalvarı, suratı asık, yola koyuluyor.

“Düğünü derneği pek severim aslında ben ya, benim sevdiğim düğünler, benim yaptığım o eski düğünlerdi. Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu demişler. İşte o hesap; orglar çıktı, düğünler bozuldu. Köyün kırk senelik tefçisi, Sümbül Hanımı da unutuldu. O eski düğünlerde baş sedirdi yerim, el üstünde tutulurdum. Bir de güzel çalardım ki Kerimoğlunu, İnce Memed’i hele Fatma Gelin’i. Sıra sıra önüme çıkar, oynarlardı kadınlar… ama ben de o çıktımı nasıl atıverirdim tefi elimden. Verirdim bi aceminin eline. Değnek gibi kalırdı orta yerde Kuru Emine. Oh olsun. Bir kök zambağı kıskanırdı benden, aşığının yakasına takmaya. Ben kendi adamıma yanaşamazken çocuk korkusuna…”

Düğün yerine yaklaştığını fark ediyor. Yaklaştıkça orgun sesi artıyor, dizleri sızım sızım sızlıyor, adımları yavaşlıyorsa da durmuyor. Düğün yerine varınca genç kızlardan birinin gönülsüz verdiği yere oturuyor. Orgçu o bilmediği şarkıları çalıp, bet sesiyle söyledikçe oturduğu yerde önce öfkeleniyor. Sonra alışıp oynayanların seyrine dalıyor. Kimisine kızıyor oyunu bozuyor diye, kimisini gülünç buluyor, bıyık altından gülüyor. Birine “afferin, afferin doğrusu oyununa,” diyor “afferin ama senin kaynatan daha dün öldü sayılır a deli. Hiç mi sevmedin, saymadın. Hadi sevip saymadın el dedikleri nedir, ne der onu da mı öğrenemedin?” Sonra seyirden de sıkılıp, yine uzaklara dalıyor. Kendine kendine eski türküleri mırıldanıyor. En sonunda, ayaklanıp gidecek olduğu an kulağına Fatma Gelin çalınıyor: Kahve de değilim kavrulacak ninay da naynay naynaynom, fistan değilim savrulacak ninay da nay nay nom, Fatna da gelin değilim ninay da naynay naynaynom, dağ başında oynayacak ninay da nay nay nom.

Önce inanamıyor, aklı onu yanılttı sanıyor. Bir zaman sonra orgun bozuk sesinde gerçekliği yakalıyor. Birden, düşünmeden çıkıveriyor ortaya, etrafa bakıp utanıyor sonra. Ama birdenbire ritme uygun düşüyor ayakları, kaldırıveriyor kollarını; boş veriyor utanmayı. Dönüyor bir tur kendi etrafında. Sonra bir tur daha. Dönerken al-mor oluyor, canlanıp açıyor eski şalvarındaki çiçekler. Sıkı sıkıya örttüğü yazmasını aşıp alnına düşüyor kınalı zülfü. O zaman dizlerinin ağrısının geçtiğini fark ediyor, birdenbire ağrısız bir kocakarı olmaktan utanıyor. Türkü bitiyor. Yerine oturmaya giderken, zülfünü aceleyle yazmasının içine sokuşturuyor. “Az daha yaşasa, hemen ölmese bari koca adam, dul kalırsam hepten utanırım, hiç oynayamam.”

Erkin Başar