“Üzerime, teselliden mütevellit büyük bir akıntı üşüşmüştü ailemde ilk intihar gerçekleştiğinde. İkincisi vuku bulduğunda ufuktan mahrum, tereddütlü bir okyanusa dönüştü bu akıntı. Üçüncüden sonraysa, üç kat yüksekliğin üzerindeki bir odaya girdiğimde insanlar koşup pencereyi kapatıyorlardı. Bunun gibi hadiseler içinde kapana kısıldı yalnızlığım. Bunun dışında, 1942’de doğdum; Buenos Aires’te, Fribourg’da, Rosario’da, Villa Marıa’da, La Falda ’da Montevideo’da, Milano’da, New York’ta; kolejlerde, barlarda, yazı işlerinde, tımarhanelerde, müzelerde yetiştirdim kendimi. Mann okudum, Proust çevirdim. Otuz yıl boyunca, düzeltmenlik, gölge yazarlık, gazetecilik (psikiyatri hastaneleri yayınlarından sosyete dergilerine kadar) ve sanat eleştirmenliği işlerinden hayatımı kazandım.” demiş Jorge Barón Biza.

Çöl ve Tohumu’nu İspanyolca öğrenmeye başlayacağım şu dönemde okumam tesadüf müydü bilmiyorum. Kitap yanı başımda dururken zihnimde Jean Genet’in sözü yankılanıyor: “Bir izahata kalkışıyorum. Yazmak, ihanet edenin son çaresidir.” Şayet kitabı okumadıysanız bu söz sizin için bir anlam ifade etmiyor olabilir. Ben son sayfanın son cümlesini okuduğumdan beri zihnimde beliren bu sözün yankısını bastıramıyorum. Tam da bu sebeple, bastıramadığım yankımı yazarak anlamlı kılmaya karar verdim.

Sözlerime kitabın çevirisi üzerine birkaç kelam ederek başlamak istiyorum. Kitabı okurken Jorge Barón Biza’nın şiirsel anlatımı karşısında büyülenirken şiirselliğinde Thomas Mann’ın etkisini fark ettim. Zaten yazıma başlarken alıntıladığım paragrafta kendisi de “Mann okudum” diyerek Mann’ın yazdıklarının onu ne denli etkilediği mesajını vermişti. Biza’nın şiirsel anlatımını bu denli yoğun hissedebilmemin en önemli müsebbibi şüphesiz ki Soykan Özyurt’un titiz çevirisi. Tıpkı Behçet Necatigil’in Thomas Mann çevirileri gibi ana dilimde yazılmış bir kitabı okuyormuş gibi hissettim.

Çöl ve Tohumu, Jorge Barón Biza’nın otobiyografik nitelikteki romanı. Kendisi kitabı Buenos Aires’teki yayıncıların reddetmesi üzerine intiharından üç yıl önce kendi çabalarıyla yayımlatıyor. İntihar…Kitap Eligia isimli bir kadının yüzüne eski kocası tarafından sülfirik asit atılmasıyla başlıyor. Eligia’nın oğlu Mario, bize roman boyunca eşlik ediyor. Fakat bu eşlik etmenin sebebi Eligia’nın oğlu olmasından ziyade kitaptaki anlatıcı kimliği. Buradan hareketle şunu anlayabiliriz: Çöl ve Tohumu, yalnızca yüzüne asit atılmış bir kadının hikayesi değil. Bundan çok daha fazlası. Öyle ki, romanda Eligia’dan ziyade Mario’nun iç hesaplaşmalarını, kişisel buhranlarını ve bize söylemek istediği daha nicesini okuyoruz.

Okuduğum kitapların başlığı üzerine kafa yormayı seviyorum. Çöl ve Tohumu’nu okumaya başlamadan önce de başlığı üzerine bir hayli düşündüm. Enteresan bir başlık seçimi doğrusu. Kitabı okurken şu cümleye tesadüf etmemle başlık benim için daha anlamlı bir hale geldi:

“Aron’un ruhu ile Eligia’nın bedenini düşünerek, kaotik olanın çöl olandan daha tahammül edilebilir olduğu fikri, bir tohum misali bilincime o yıllarda ekilmiş oldu: Kötülüğün, iradenin elinin uzanabileceği bir mevzu olmadığı, kimi defalarda insanın üzerinde, gururun tahmin ettiğinden daha az bir sıklıkla etkisi olmuşsa da bunun, onun doğada sahip olduğu şartlarla aynı şartlar altında meydana geldiği düşüncesi: gayriihtiyari, toptan, namevcut; tıpkı kaya çöllerindeki gibi.” (s. 29)

İlerleyen sayfalarda Eligia ve Mario, yanık tedavisi için Milano’ya gidiyor. Mario, nöbet saatlerine sadık bir asker gibi Eligia’nın bakımını günlük rutini haline getiriyor. Ona yemek yediriyor, kitap okuyor ve bedeninden süzülen sıvıları temizliyor. Nöbetinden arta kalan vakitlerini de hastanenin yakınındaki barda geçiriyor. Barda geçirdiği süre boyunca seks işçileri, kodamanlar, hastaneye keyfi sebepler için gelen insanlar ve en önemlisi kendi benliğine doğru adeta bir kazıya başlıyor. Benliğinin derinlerine indikçe keşfi onu korkutup şaşırtıyor. Sıkıştırıyor. Köklerini gördükçe geleceğini de görmeye başlıyor. Kimi zaman biz okurları monologlarıyla arada bırakmayı da ihmal etmiyor. Kitap boyunca okur olarak Eligia mı yoksa Mario mu daha vahim durumda diye ikilemde kalıyoruz. Kitap sonunda ise yazar bizi pek de tahayyül edemediğimiz bir son ile baş başa bırakıyor. İnce bir ters köşe söz konusu.

Kitaptaki anlatı bunlardan ibaret değil elbette. Arón (Eligia’nın eski eşi) ve Eligia siyasetin içinde oldukları için özellikle Arón cephesinden dönemin tarihi hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Kitaptaki italik yazı tipiyle yazılmış cümleler siyasetten bahseden satırlara geldiğimizin habercisi. Anlatıcı ve oğul Mario, Arón’un makalelerini ve mektuplarını didikledikçe satır aralarına gizlenmiş siyasi göndermeleri okuma fırsatı ediniyoruz. Örneğin: “Yapacak iş olduğu müddetçe bu demokrasi beni rahatsız etmiyor; ne var ki hakkını da veriyorum, o ilk zamanlarındaki Mussolini büyük adamdı vesselam.” Kitap içerisindeki birden fazla yerde Mussolini’ye söylenmiş övgü dolu söz var. Bunun sebebi üzerine düşünmek için gireceğimiz zihinsel mesaiye yazarın hayatına yakından bakmak yardımcı olabilir belki.

Yüzüne asit atılan Eligia ile Bergen arasında ister istemez bağ kurdum. Doğrusunu söylemek gerekirse bu, kitabın arka kapağını okuduğum anda kendi kendine oluverdi. Kitapta Eligia’nın ağzından da bir şeyler duyabilmeyi isterdim. Gelgelelim otobiyografik nitelikteki bu kitapta yazar tarafından Eligia’nın ruhsal durumuna neredeyse hiç değinilmemiş. Ne hissettiği ve ne arzuladığı muamma. Bu noktada Bergen gibi güçlü bir karakterle aralarında kurduğum tek bağ, yüzlerine atılan asit oldu. Eligia’nın ruh durumunun irdelenmeyişinin yazar tarafından bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Belki de Mario görünümlü Jorge, ailesinden kendince böyle intikam almak istedi. İntikam, sizin için doğru kelime olmamış olabilir. Fakat benim okurken hissettiğim, kökenleri ve ailesinden kaçmaya çalıştıkça yalnızlığı içinde boğulup kökeninin ona biçtiği yazgıya mahkum olan bir çocuk… Bu varsayımımdan sonra son dönemde bir hayli popüler olmuş Seninle Başlamadı kitabını da anmam gerek.

Asit atılan uzvun yüz oluşu sizce tesadüf mü? Romanın 202. sayfasından bir alıntı yapma ihtiyacı hissediyorum:

“Yüz, ötekini kabul etmek içindir, kabul ettiğimiz her şey yüzdedir: Göz, kulak, ağız, hatta darbe yiyen yanak. Yüz dediğimiz şey, insanlar kendi aralarında birbirlerini iyice tanısınlar diyedir. Bu yüzden kutsaldır (…) çünkü artık Öteki’dir o. İnsanlar yüzlerini sevginin beşiği yapmalıdırlar. Sevme iradesi varsa ancak o zaman hakiki bir yüz vardır; eğer sevmezsen komşunun yüzü bifteğe döner, korkunç bir hal alır… Herkes korkmayı unuttu. Eskiden, korktuk mu hepimizin yüzü değişirdi. Şimdi bakıyorum da tek korkak ben kalmışım. İnsan korktuğunda doğa değişir, yemeğin tadı değişir, hatta korkunun ta kendisi değişir.”

Bir diğer dikkatimi çeken durum da Arón ve Eligia ilişkisi. Arón’un Eligia’dan yirmi yaş büyük olup sürekli kavga ve barışma ile süren toksik olarak niteleyebileceğimiz bir ilişkileri olmalarından fazla bir şey bilmiyoruz. Eligia, yüzüne asit atıldığında ne hissetti bilmiyoruz. Bunları bilmesek de Mario’nun ruhsal durumu ve tanıştığı kadınlarla olan ilişkisi bize anne ve babasının ilişki seyri hakkında bazı ipuçları veriyor. Nitekim Mario, Eligia ve Arón’a birkaç yer dışında hiç “anne” ve “baba” diye hitap etmese de onların yazgısının taşıyıcısı olmaktan kaçamıyor. Dina ve diğer kadınlarla olan ilişkisi bunun en önemli göstergesi.

Anlatılanların gerçek oluşunun idraki gerçekleştiğinde Çöl ve Tohumu zihnimizde daha çarpıcı bir hale bürünüyor. Hüzün ve çaresizliği iliklerimize kadar hissettiğimiz roman, neden kendine başyapıt dendiğini de açıklıyor. Bazı kitaplar vardır ki insanın ruhuna dokunur. Çöl ve Tohumu, benim için böyle bir kitaptı. Başta Jorge Barón Biza olmak üzere kitabın çevirmeni Soykan Özyurt ve kitabın yayımcısı Jaguar Kitap’a en derin saygılarımla…

Ceren Düven