Sevde Koyuncu

Yaşadığın gibi ölür, öyle de uğurlanırsın. Zırva. Bu sav doğru olsaydı bu ölü evinde, bizim evimizde insanlar antika koltuklara çekinerek emaneten otururlar, ipi cimrilikten kısa tutulmuş tesbihteki boncuklar gibi eciş bücüş dizilirlerdi. Babamın hayattayken aksi kişiliğiyle sindirdiği insanların boyunları taziye evinde de bükülür, gözleri yeri tarardı. Kalabalıklar içinde yaşayan babam, ormanın engebeliğinden ötürü pek tercih edilmeyen yolunda yürüyüş yaparken ölüvermişti. Neredeyse her adımı ötekilerin üzerinde kaygı yaratan adam usulca gitmişti, artık yoktu.

Babamın başı hep kalabalık, çevresindekiler de hep diken üstünde olurdu. Oysa cenaze evi… Görüyordum, hiç de öyle değildi. Altmış üç yıllık ömrü, cemiyetin rahatlıkla toplanacağı günlük evimizde değil yazlıkta sonlanmıştı. Ev şehre uzaktı, sözleşerek yapılan topluca ziyaretlere imkan vermiyordu. Gün içinde peşi sıra gelmelerle hiç boş kalmasa da kalabalık da olmuyordu. Bir anda gelsinler ve topluca gitsinler istiyordum. Bunca yolu gelen mutlaka oturuyordu, dönebilmek için dinlenmeliydiler.

İkinci günün sonunda antika koltuk şarkı söylemeye başlamıştı. Elbette ağıt yakıyordu tiz bir tonda. Ölü evine yakışır bu sesi annemin hıçkırıkları pekiştirirken berjerlere oturanların hareketleri, melodiyi, kazanılmış bir savaşın yaslı marşına çeviriyordu. Taziyeye gelenlerde, babam sağken gözlemlediğim ürkekliğin aksine tuhaf bir cesaret, neredeyse bir ferahlık seziyordum. Duyarlılık seviyesi dalgalı, sağlıklı bir zemine oturamamış yapım yine olmayacak düşünceler peydahlıyordu.

Kaç kuşak önceden miras kaldığını bilmediğim bu ahşap evde toplamda beş yılını dahi geçirmemişti babam. Buna çocukluğun ve gençliğin aylak zamanları da dahildi. Babası da babam gibi kurulu bir oyuncaktı yaşama karşı. O da kurma ipinin sürekli içe kaçtığını ilk doğduğu andan itibaren anlayanlardandı. Bunu hep aklında tutar ve harekete hiç ara vermezdi. Çalışmayla histerik bağı olan erkeklerin ailesiydi bu. Ben hariç.

Ben ona benzememiştim, Aslı da benzememişti fakat en küçüğümüz Ersin, onun gibiydi. Hem görünüşüyle hem de kurulu oyuncak yaşam felsefesiyle. Eylem insanlarıydılar, yardım ederlerdi, çevreleriyle sohbet de ederlerdi, mükemmeli yakalamak için çalışanlara küfür de. Zaman zaman elbette kendilerini feda ettikleri de olurdu. Babam yeri geldiğinde teşekkür de ederdi ve birkaç şey daha. İçine etmek gibi. Bunu en çok annem bilir. Desteksiz büyümem sebebiyle biraz da ben.

Kardeşlerim içinde hep Aslı’ya yakın olmuştum, Aslı her ikimize de yakındı fakat bana savunmasız, Ersin’e ablaydı. Yaşlarımız yakın olduğundan belki de, iki iyi arkadaş olmuştuk diyebilirim. Annemin peşpeşe hamileliğinin de yakınlığımızda bir payı olmalı. Ya da bu zırvaları bırakıp kendimi daha fazla kandırmamalıyım.

Aslı’yla yakın olmamız ona aşık olmamla başlar. Bedenimdeki ivmelenmeleri kontrol edemediğim yaşlardaki güzel bacaklarını, buğday sarısı saçlarının şimdi baktığım bahçede koştururkenki hareketini, gözyaşı ılıklığının elime bulaştırdığı şehveti hiç unutmadım.

Ergenlerin çocukluktan kalma oyunları devam ettirirken nasıl gözüktüğünü bilirsiniz. Sempatik ebeleme oyunu, aklın, fiziksel büyümeye yetişemediği yaşlarda oynandığında, tuhaf gözükür. Erkeklerin tıkanan soluklarına kalınlaşmaya yüz tutmuş sesleri karışır ve durum daha da antipatik bir hal alır. Kızların henüz beliren memeleri ufak hareketlerle salınır, koşma biçimlerinde bir kırıtma vardır. Bu oyunlarımızı hiç unutmadım. Grup içinde sürekli birbirimizi hedef seçmemiz, oyunun her seferinde ikili bir mücadeleye dönüşü bugün benim için daha anlamlı. Aslı’yı arkadan, göğsünün hemen altından kolumla kavradığım, onun kurtulmak için bedenini hiç sakınmadan öne doğru eğdiği zamanlar hala beni heyecanlandırır. Gerçekte hiç olmamış öpüşmelerimizin, kendimi tatmin ederken gözümün önüne geldiğini anımsıyorum. Bazen yenildiğim ve gözlerimi hazzı artırmak için kapadığım olurdu fakat çoğu zaman onları olabildiğince açarak Aslı’nın hayalini flulaştırmayı başarırdım. İstemezdim hayal etmeyi. Boşalma anlarının hemen sonunda derin bir suçluluk duygusu içimi kaplar, önce kendime, sonra Aslı’ya öfkelenir, ikimizi mecburen affeder sadece babama olan öfkemle kalırdım. Kardeşim benimle konuşana kadar onunla iletişim kurmazdım, zaman zaman azarladığım da olurdu fakat Aslı hep alttan alarak beni yumuşatırdı. Annem erkekliğime verirdi bu hali, kapı gibi oğlu vardı kocasının yokluğunda. Ersin’den anneme yoldaş olmayacağı daha o zaman belliydi, ben evde kalırken o fırsat buldukça küspe kokularının hakim olduğu fabrikaya giderdi. Babama dönük olmamıştı hiç yüzüm, onun da beni kendine benzetmek için hiç çabaladığını hatırlamıyorum. Gösterişlerle bezeli bu küçük kentte asıl görevim sonradan görme aileler için ihtişamlı mekanlar tasarlamak oldu, bir de Aslı’nın namusuna laf getirmeden mümkün olduğunca özgür yaşamasını sağlamak. Asla Ersin’in yağ kokan hali kadar itibar görmedim.

Üçüncü günde taziye evinde kahve servisine başlanmıştı. Bu normalleşme alameti olabilirdi ya da hepten sapıtma. İnsanlarda üzüntü oranını ölçen bir radar vardı sanki, en manasız soruları bile doğru zamanda sormayı beceriyorlardı ya da ölüm karşısında hiçbir şey yanlış gelmiyordu. Sık sık Aslı ile benim nasıl ikiz gibi büyüdüğümüzden bahsediliyordu. Annemle babamın, İstanbul’dan, ellerinde iki çocukla gelmeleri ve ‘büyük şehir göçmeni’ yargısına rağmen kısa sürede mahallenin sevgisini kazanmaları da başlıca konular arasındaydı. Gelenlerin ortak tanıklığıydı bunlar.

Annem, babamın ruhunun eve uğrayacağını düşündüğü için kırkı çıkana kadar burada kalacağını söyledi. Aslı zaten annemleydi, bütün gün sakin sakin dolaşıp annem yattıktan sonra usul usul ağlıyordu. Ersin o gece ve sonraki geceler hiç yanımızda kalmadı, ben karım ve çocuğumla eve dönmek yerine yazlıkta olmayı tercih ettim. Bir daha evimde, karımın yanında uyumayacağımı bilmeyerek onları yolcu ettim.

Tüm korkularım geri dönmüştü ya da ben onların içine girmek istiyordum. Aslı kendi yaşamını ölüm acısının arasına sıkıştırıp anlatıyordu. Saatlerce sohbet ediyorduk. O, baba ölümünün kendimde bulamadığım duygusal karşılığından bahsettikçe ben tüm boşlukları Aslı’yla dolduruyordum. Kelimeler güzel ağzından yas melodisi gibi dökülüyordu. Sözcükleri havada öpüyordum. Saçlarıyla, omzuyla, tüm gövdesiyle göğsüme yaslanıyordu. Zorlanıyordum. Yaşamımın en haysiyetsiz zorluğuydu bu.

Yorganın altına girdiğimde eskiden olduğu gibi önce uyumayı denedim. Uykunun, hep denediğim fakat hiç başaramadığım bir kaçma eylemi olduğunu bilsem de elimden geleni yaptım. İşte! Büyüme çağımdaki kontrolsüzlük. Durma öncesindeki sarsıntının ne zaman olacağını topaç dönmeye başladığında pek kestiremezsiniz. Bu yaşadığım duygu dalgalanması, seviştiğim kadınların bedeninde, Aslı’yla karşılaşmaktan çok farklıydı. Bu durum, Aslı’nın bile isteye inşasıydı. Günlerdir mücadele ettiğim hal beni ele geçirmişti artık. Zihnimle, bedenimle, ruhumla Aslı’yı kendimde var ediyordum. Gözlerimi kapadım ve onu bugünkü kadın haliyle hayal ederek, rahatladım.

Dün yedisi okunmuştu, sabah uyandığımda kendimden ve Aslı’dan nefret ediyordum. Bu nefretin baba nefretine dönüşmesini bekledim. Dönüşmedi. Dönüşmediğinde, babamın ölmüş olduğunu ilk defa gerçekten duyumsadım. Kelek bir karpuza tabaktayken kızabilirsiniz ancak, çöpü boylamış bir karpuza neden tadı yok diye kızılamaz. Kızgınlığın yerinde hayal kırıklığı ve aldatılmışlığın verdiği bir ahmaklık hissi vardır. Ben de öyle hissettim. Öfke en çok kendimde, biraz da Aslı’da çöreklenmişti. İşleri kolaylaştıracak hiçbir şey yapmamıştı. Evlenmemişti mesela. Beni yatıp kalktığı herhangi bir adamla dahi tanıştırmamıştı. Bunu yaptığını ikimiz de biliyorduk. Laf olsun diye birini sevdiğini dahi söylememişti. Kırkına yaklaşmasına rağmen hala çok güzeldi.

Annem ve kardeşime günaydın demeden yanlarından geçtim, banyoya ulaştım, duşa girdim. Belimde havluyla duştan çıktım, yarıçıplak kahve hazırlarken yüzlerine bakmadım, ortalarda dolanan genç yardımcı kızın bakışlarına aldırmadım. Annemin “Oğlum, bu ne…” demesiyle başlamıştı isyanım. Elimdeki kupa duvarda patlarken ağzımdan annemi sünepelikle suçlayan ifadeler çıkıyordu. Babamın birlikte olduğu kadınları görmezden gelişinden, babasından kalan servetini sırf babamın yanında kalabilmek için rüşvet olarak kullandığından bahsediyordum. Annem ellerinin parmaklarını başının iki yanında gergince açmış, gövdesini bana doğru eğerek, “sus, sus, yalvarırım sus, duyacaklar…” diye kısık sesle bağırıyordu. S’ler kafamın içinde sonsuz bir tınıyla uzarken Aslı göğsümden ittirerek aramıza girdi. Hiç beklemiyordum ve arkamdaki cam kapaklı vitrine çarptım. Camın şangırtıyla inmesi beni de Aslı’yı da sakinleştirmemişti. Hiç durmadan, nereme denk getirirse vuruyordu. Çıldırmıştı. Vurmasını fırsat bilerek hiç düşünmediğim ne varsa düşündüklerimin yerini tamamlarsa diye söyledim. Güzel ama donuk olduğunu, bir erkeği mutlu edecek kadın hassasiyetine sahip olmadığını, anne olamayacağını, olmamasının herkes için iyi olacağını… Kolunu savurmasıyla, avuç içi yüzümün ortasında patlamıştı. Bir an kendime geldim, hepimiz çok yorgunduk. Aslı bu kez benimle birlikte kendini de yumrukluyordu, göğsünü, başını, yüzünü. Bir boşluk bulup sıyrıldım ve onu göğsünün altından tutmayı başardım. Kalçasını karnıma bastırdı, küçükken yaptığı gibi ayak tabanıyla bacağımı tekmeledi ve bir yılan gibi kıvrılıp kurtuldu elimden. Yerde bok böceği gibi top olmuş annemin sırtına kolunu sardı. Başını kaldırmaya çalıştı. Sakinleşmiştik. Hepimiz babamın böyle durumları gizil bir güçle engellemiş olduğunu biliyorduk. İşte! Kurduğu otorite gidişinin ilk haftasında yerle bir olmuştu. O anda herkesin aklından bunun geçtiğine emindim, yardımcı kızın bile.

Odalarımıza dağıldık. Tüm gün kapıma yemek, kahve, su getiren yardımcı kızın haricinde kimseyi görmedim. Taziye için de gelmemişlerdi ya da ben farkında değildim. Annemin, yardımcı kıza, “gelenlere lokum tut ama içeri buyur etme” diyebilmiş olmasını çok isterdim, ömrü boyunca bir kez “hayır” demesini, insanları kapıdan çevirmesini. Hiç mümkün olmamıştı, cenaze evinde de olamazdı. Akşam annem kapıyı çaldı. Babandan diyerek bana bir zarf uzattı.

“Sadece bana mı?”

“Evet, sana fakat yazanları kardeşlerine açıklaman gerekecek.”

“Sen biliyor musun ne yazdığını?”

“Okumadım ama evet. İnşallah bizi anlar ve üzüntünü kısa sürede telafi edersin.”

Arkasını döndü, kapıya ilerlerken, “Baban, Aslı’yla birlikte de okuyabileceğinizi söylemişti bir keresinde” dedi.

Sakindim, suçluydum, bu olanların sebebini bir tek ben biliyordum ve telafi etmek istiyordum. Aslı’nın beni çoktan affetmiş olduğunu bilsem de yanına gitmek için babamın notunu bahane ettim. Ne olabilirdi ki, beni üzebilecek ne olabilirdi. Muhtemelen fabrikadaki hisselerin çoğunu Ersin’e bırakmıştı, çocukluğundan beri onunla çalışmasını öne sürerek. Umrumda değildi. Yine de Aslı’dan bana destek olmasını isteyecektim.

Kapıyı çaldım.

“Efendim.”

“Yardımına ihtiyacım var.”

“Yine mi? Bunu söylerken gülümsediğini açıkça anlayabiliyordum.”

Kapıyı açarken, “Ömrüm boyunca” dedim. Yatakta uzanmıştı, vurdumdumaz bir hal yerleştirmişti yüzüne. Yatağa oturdum, neden yanına geldiğimi açıkladım. Benim aksime o heyecanlanmıştı. Zıplayarak doğruldu, ayaklarını poposunun altına aldı ve omzumun üstünden elimdeki zarfa bakmaya başladı. Yüzünü görmüyor ama meraklı olduğunu yaydığı enerjiden anlayabiliyordum. İyi bir haber alacak gibi kıpır kıpırdı.

“Beni üzebilecek bir habermiş, sizi de etkileyen bir şeymiş,” dedim, ilgisini alma çabasıyla.

“Boşver babam bizi ilk defa mı üzüyor, nasıl olsa birlikteyiz,” dedi.

Zarfın içinden üç tane fotoğraf çıktı. Üçünde de aynı bebek vardı. Birinde sadece bebek kundakta, diğerinde bebek ve yanında bir adam ve kadınla, bebek kadının kucağında, ötekinde ise bebek ve yanında iki adam ve iki kadınla, bebek annemin kucağında. Aslında anlamışım fakat yine de yazanı okumak istedim.

“Bebeğimiz olmayacak sanmıştık, bebeğimiz olduğunda da seni çok sevmeye devam ettik.”

Baban – Annen

Yataktan kalktım, kapıya doğru yürüdüm, kilidi çevirdim. Aslı’ya tek kolumla sarıldım, kısa bir süre böyle kaldık sonra onu yavaşça yatağa doğru yatırarak öpmeye başladım.

Sevde Koyuncu