Ş. Didem Keremoğlu

Aydınlık bir kış günü. Arabadasın. Avazın çıktığı kadar eşlik ediyorsun şarkıya, “…hele bir de mevsimlerden temmuz ise bambaşka…” çalıyor polis radyosunda. Yayın kesiliyor birden. “Uğur Mumcu’ya suikast…” diyor spiker. Donup kalıyorsun. Annenle baban da öyle. Paşabahçe’ye yoldasınız. Balık-ekmek yenecek ailecek. İçki içmek yok ama. Bıraktı baban içkiyi. Tövbeli. Arabaya bir u dönüşü yaptırıyor. “Evde olalım. Ararlar falan…” diyor. “Kim arayacak ki seni?” diyor annen. Çenesinin altına kadar inen çirkin iz sızlamaya başlıyor olsa gerek, başörtüsünü iyice yanağının ortasına doğru çekiyor, elini bastırıyor üstüne… Üzülemiyorsun bile duyduğun habere. İsyan etmen için saatler geçecek. Günler sonra yürüyeceksin kalabalıklarla, ancak dank edecek kafana. O günün duygusu bir de içinden hiç gitmeyecek.

Öyle zamanla falan eksilmeyecek yâni…

Bazı anılar bazı anları beklemiyor akla düşmek için. Onlar seçiyor ne ara hatırlanacaklarını… Nereden de geldi buldu yine seni ezgisi on yedi yaşının? Muhtemelen ilerdeki süper marketten taşıyor sokağa, “…Akdeniz akşamları bir başka oluyor, hele bir de aylardan temmuz ise…” İçin katılıyor birden.

Sonra silkiniyor, âna dönüyorsun…

Karşımda salya sümük ağlamaya devam ediyor devrilen otomobilden aldığınız herifçioğlu. Gözyaşları, suratına bulaşmış tozun toprağın içinden kendine yol açıyor… “Hadi oğlum hareketlen biraz, işimize bakalım.” diye çıkışıyorum yanımdaki çaylağa. Bön bön bakıyor suratıma… Teşkilata girdiğim ilk zamanları düşünüyorum… Yok, bu çocukta iş yok. Tutuk bu! diye geçiriyorum içimden. Karşımda titreyen lavuğa dönüyorum.

“Ulan karı gibi ağlamak yakışıyor mu sana? Aslan gibi delikanlı…”

“Abi, o arabadan nasıl sağ çıktım ben ya?”

“Abi deme bana. Kızın sırt çantasını ikinci ele koymuş, satıyon internette.” Şahadet parmağımı büktüm, alnının ortasına çalışıyorum… Kız çantasını inerken arabada unutmuşmuş da…

“Allah belamı verseydi de dokunmasaydım,” diyor. “Abi arabamın ağzına…” devam edecekken yutkunuyor, “arabam pert.”

 “Kaçmasaydın.” diyorum. “‘Abi’ deme bana. Niye kaçtın?”

“Abi…” demesiyle üst dudağı dişine batıyor! Bak sen Allah’ın işine. Kolonyamı çıkartıyorum montumun cebinden, elime döküyorum. Kazma dişli pezevenk! Elim kanıyor iyi mi.

“Ne demeyecektin bana?” diyorum.

“Abi.” İki büklüm oluyor birden. Tek diz darbesi… İçine oturmuştur acısı.

“Bak oğlum, daha sorguya bile almadık sizi. Sen bir de işin o yönünü düşün istersen. Kız nerede?” Çöktüğü yerden başını yukarı doğru kaldırıyor, elleriyle iki bacağının arasını kavramış… Gözleri etrafta kamera olup olmadığını tarıyor. “Aha bu yanımdaki çaylaktan başka şahidin yok.” diyorum. “Şimdi dişlerini de alacaksın eline… Nereye attınız kızı?”

“Amirim, en şerefsiz meslek bizimki.” Hırsızlıktan söz ediyor. “Ama katil değilim.”

“Hepiniz meleksinizdir zaten.” Pis pis sırıtıyorum. Sonunda öğrendi “abi” dememeyi.

“Kafam da iyiydi. Ehliyet zaten yok. Bu da ‘bas gaza’ dedi. Bastım ben de. Yoksa şey ettiğimden değil…” Yanında duran balta çeneli herifin üstüme dikili gözlerine dikiyorum ben de bakışlarımı.

“Ben bişey hatırlamıyorum.” diyor.

“Sana sormadım henüz,” diyorum, “senin sıran daha…” Lafım sürerken ağzımın içine öksürüyor pezevenk. Bilerek yapıyor. Kokulu öksürüğünü çiğnetiyor bana. “Al arabaya ikisini de.” Zar zor kımıldıyor yerinden benim çaylak. Olay çıkarmadan biniyorlar araca. Sorguları merkezde devam edecek. Kolonya ile gargara yapıyorum resmen. Burnuma da çekiyorum. Gözlerimden geri geliyor alkol. Minibüsün arkasına geçip çömeliyor, gündüze uyanan vampir gibi uluyorum sessizce, gözlerim kan çanağı oluyor. O acıyla dalıyorum arabanın içine… Ağzıma öksüren de alıyor muamelemden nasibini.

Merkezdeyim. “Üçüncü kovidi olmasak bari.” diye laflıyorum devremle. “Herif ağzıma öksürdü iyi mi!”

“Taksaydın ya oğlum sen de maskeni.” diyor Mithat.

“He yavlum he!” diyorum.

“Ulan Latif Demirci de gitti be.” diyor. İçerdeki “hırsızım, katil değil!” diye yıkıyor ortalığı bu arada, sesi bize kadar ulaşıyor. Kayıp kızı okulunun önünden alıp bir alt sokakta bıraktığına yemin ettiğini, bıraktığı yerde hiç kamera olmadığını falan; bir özet geçiyorum Mithat’a.

“Yalan söylüyor ikisi de.” diyorum.

“Televizyonda aradıkları kız, di mi?” diyor. “Oğlum, çok da emin olma yalan söylediğinden. Emin olmamak iyidir.” İnce bir öfke, bir itiraz yükseliyor içimden devremin bu okullu hallerine…

“Son dönem çok mu Holivud izledin sen?” diyorum. “Oldu olacak, ‘kız yukarı doğru çekilirken arabaya takla attırdı’ da de bari.” Sahi, şimdi de moda bu. Vampirleri dinlenmeye aldık, telekineziyi yeniden keşfediyoruz…

“Eyvallah.” diyor Mithat. Belli ki fazla uzatmayacak lafı.

“Televizyondaki programcı yengemiz, yeminle, senden daha önde kayıp bulmakta.” diye son bir taciz ediyorum. Oralı olmuyor. Uykusuzum. Elime yüzüme su çarpıp evin yolunu tutuyorum. Bekleyen kimse yok beni orada. Hiç bulaşmadığımdan aile müessesesine… Evliler anlatıyor: her işe çıkışta dualarla uğurlanmalar falan… Hepsinin cebinde birer muska. İşin tuhafı, sapığı katili, onlarda da çok sık rastlıyoruz buna. Muskaya yâni.

Trafik de yürümüyor. Çakarı açıp emniyet şeridine taşsam mı?

Yahu gerçekten de nelerle karşılaşıyor insan bu meslekte! Geçenlerde anlattılar. Yarıldık gülmekten… Aynı sitede yaşıyor, aynı havuza giriyorlar. Aynı şıkıdım haller yani ama birbirlerini tanımıyorlar bile. Kadının kalçasını dişlemiş ayı suyun altında iyi mi? Kapak kaldırmış kabasından. “Amirim, buğusu üstünde üzüm gibi karı, dişledim ben de dayanamadım.” diyormuş. Brezilya mı ne, “o mayolar fena” diyor savcı da. Yumuşatıyor işi. Yanaklar dışarı taşıyormuş…

Pedagoglar var bir de… Oturduğu yerde virgül gibi kıvrılmış, vücudu şakak gibi atıyor çocuğun. Avuçlarını kulaklarına bastırıp bastırıp kaldırıyor, kesintisiz bir aaa-avazı var; sesi yeri göğü tutuyor… Ben de korkardım senin yerinde olsam, falan, saçmalamaya doymuyor pedagog olacak iki dirhem, bir çekirdek iyi aile çocuğu. Sen ne bileceksin; baban usturayla ananı mı kesti sanki gözünün önünde? Ananın yanağının yarısı çenesinden aşağı sallandı mı hiç senin?

Gözlerim, büyük mercekli safari dürbünü gibi tarıyor önümde uzanan şeridi bir yandan. Ufukta bir çevirme görünmüyor. Bastım gidiyorum.

Çakarlı…

***

Bastı gidiyor, iyice de kopuyor konudan kahramanımız… Çantası internette satışa konulan kayıp kızdan… Şu katledildiğinden gayet emin olduğu hani.

Yarın bakacak o işe…

Biraz daha uzasaydı bu hikâye size anlatacağı uyku uyutmayan yaşanmışlıkları, pişmanlıkları… Daha neler neler dökülecekti ortaya da. Yoluna koyması mümkün olmayan işler geçmişten… Kim bilir ne yanlışlar yapmış, yaptığı o yanlışlar ne kızgınlıklara yol açmışsa artık? O hataların peşine düşenler vardı.

Pekâlâ ayrıntılara boğabilirdim sizi öykünün sonu ile ilgili…

Yok, uzatmayacağım.

Soğuk bir limonata şimdi bu uykusuzluğun üstüne ne iyi giderdi diye geçirirken içinden…

İşte bu vardı aklında kurşunlanırken evinin önündeki park alanında.

Dudaklarında Akdeniz Akşamları.

Ş. Didem Keremoğlu