Kâmil Erdem

Ayakta bekliyordum, oturacak yerlerde yaşlılar vardı ve camdan bakıyordum. Yağmur kara dönecek belki, her yer ıslak dışarda. Tek tük araç geçiyordu ve cılız bir köpek. Dönüp bankoların üstünde yanan numaraları okuyordum. Karnım açtı. Uzun uzun yürümüş ıslanmıştım. Ekşi bir kokum vardı galiba, biraz sakalım, biraz fersiz gözüm, kıraç bir dilim.

Para yollamıştın baba. Kimbilir nereden bulmuştun. Dedim ya, banka uzaktı, çok yürümüştüm soğukta, açtım ve bitkindim. Son işimden aldığım para bitmişti. Yoğun duman olmuştu, çok tarakka buralarda. Böyle çelimsiz bir ameleydim ve herkes gibi ben de çaresizlik içinde kulaklarımla duymuştum bu son günlerin tarakkalarını. Şiddetliydi çünkü. Ama sakindi o sabah ortalık. Hattâ önünden geçtiğim ciğercide biri gülmüştü. Bıyığı uzun, dişleri ayrıktı, görmüştüm. Dünyadaki gerçek hayatla yüzyüze olduğumu düşünmüştüm.

Sıra gelmişti bana. Benim numaram yanmıştı. Banka memurunun uzattığı kâğıtlara imza atmıştım. Evet adımı soyadımı da yazmıştım. Şimdi artık unuttuğum adımı. Sahi benim bir adım vardı değil mi? Sen beni çağırırdın. Çamurlarını çayda yıka gel derdin. Bak, adımı unutmuşum ama, çamurlarını yıka gel demeni unutmamışım. 

Memurun yüzü tarafsızdı. Gözleri biraz kanlı, yorgun. Belki çocuk uyutmamıştır gece onu. Tarakka ve duman. O yüzden yani. 100 liralık havaleyi hiç küçümsememişti sarışın ve gömleği ütülü memur. Çok tarafsız uzatmıştı 100 lirayı. Yüzüme pek bakmamıştı saçı seyrek ve temiz banka memuru. Ancak, bozuk ver abi deyince bakmıştı. 

Akşama kadar dolaşmıştım, iş yoktu. Herkes çok kısa konuşuyordu. He. Yok. Bir de utanır gibi kısık/alçak sesle sesleniyorlardı birbirlerine. Çocuklar bile. Ve köpekler suç işlemişti sanki. Kambur kambur gidiyorlardı bir yerlere. İkili üçlü. Patlamalardan uzağa. Dumandan da uzağa. Uzak hep kurtarmıştı beni baba. Kurtuluş uzaktaydı. Bunu sezmiştim. Küçükken bile. Nereden ve nasıl, şimdi anımsamıyorum. Baba ben gidece’m deyince bana öğüt vermemiştin. Altı köşeli kasketini eline almış, gözlerini çayın ötesine, bir çift kuşun havalandığı dağa dikmiştin. Aradan çok vakit geçmişti ve işte şimdi 100 lira yollamıştın. Sana, size dönsem iyi olurdu ama dönemezdim. Çünkü Hasan orada. Evet Hasan vardı ve oradaydı. O gümbürtülerin, gazların, dumanların, alevlerin olduğu yerde. O oradaydı ve yanında olmalıydım. Onun yanında. Bunu sana anlatabilseydim anlardın. Anlatmak da istemiştim ama, işte…

Hasan’la yaz boyu Allahın bu güpgüzel dünyasında, o zalim briketçide 45 derece güneşin altında çalışmıştık. Uyduruk barakada yatmış, sabahları ekmek, domates, hıyar, çayla kahvaltı etmiş, öğlenleri ekmek, domates, hıyar, kolayla geçiştirmiştik. Durmadan kum, moloz, çimento taşımış, ıslak briketleri dizmiştik. Pazarları külüstür kamyonetle kente inmiş, kahvede pişpirik oynamıştık. Sinemaya bile gitmiştik. Briketçi yevmiyelerimizin yarısını içeride tutmuştu. Sonra da kaybolmuştu. Alacaklıları gelip sövmüşlerdi bir güzel ona. Bizi dışarı atmış, kapıya da zincir vurmuşlardı. Sonra o inşaat bu inşaat gezmiş durmuştuk.

Hasan benden eskiydi. Sur’da tanışları vardı. Bana arada bir kırklara karışmaya gidiyorum derdi. Gelir bir şeyler anlatırdı geceleri, anlattıkları sıcaktı ve bir ay olurdu yukarda. Yanlış dururdu sanki. Son inşaattaki taş ustasını anar, gönyesi bozulmuş bunun der, kendi dilimizle gülerdik. Simitler de sıcak olurdu. Erkenden alırdık. Yerdik. Sonra bir araya gelirdik, toplanırdık, bağırır özgürlük filan isterdik. Dağıtırlardı. Tomalar, gazlar, siyah Ford-Rangerler, tarakkalar, barut kokusu, pıhtılaşan kan, ters kelepçe. Sonbahardan beri sıkılaşmıştı sanki hayat. Sıkıştırılmıştık. Sokağa çıkma yasakları olmuştu boyuna. Cami hoparlörlerinden kamuoyuna yani biz yoksullara, saygıyla duyurmuşlardı. İnşaatlar da durmuştu. Kimi geceler söz bulamazdık zaten, paramız olmazdı. Metruk barakalarda birbirimize bakardık. Dışarda sallanan yapraksız kavakların hışırtısı bitmezdi. Elektrik direğindeki lambanın sisli ışığı vururdu barakanın penceresinden geçip kirli battaniyelerimize. Sonra hiç kimseye bakmaz uyurduk. Kahvede sabah bir tanıdık olurdu belki, yarım ekmek.

100 lirayı bozuk vermişti bankacı temiz memur. Yüzüme bakmıştı da. Bir 50, iki 20, bir 10. Hasan’ı bulmalıydım. Sıcak ekmek, lor, çay. Baba, sağol demiştim içimden. Hasan dün akşam Sur’a gidecekti. Kimsenin bilmediği kûçelerden geçip gidecekti. Or’da ölüm olmuş. Kimse çıkamamış evlerden. Kadınlar, çocuklar. Onlardan haber için. Ölüm orucu tutacakmış anneler. Ah anneler. Ölümcül üzgün anneler. Çıkamıyorlarmış bodrumlardan. Bombalar, tarakkalar. Sıcaksız, hep akşam, hep gece bodrumlar. Ağıt ve ilençle yıkanan bodrumlar. Geçmeyen pazartesilerin salıların, olmayan cumartesilerin, pazarların bodrumları. Bitkin kedilerin, çalınmayan kapıların, açılmayan sandıkların, kokulu çocuk bezlerinin bodrumları. Bombalar, tarakkalar. 

Camın önündeki çiçekleri sulamıştı kahveci, cılız bitkinin sararmış bir iki yaprağını koparmıştı yumuşacık. Usul usul bana bakmıştı. Birinin böyle kaş filan çatmadan usul usul bakması iyi geliyordu. Param da vardı. Kendimi zinde hissetmiştim. Çayımı tazelemişti sormadan. Ötede bir masada üç kişi oturmuş inatla susuyorlar, telefonlarına bakıyorlar, sonra camdan dışarıda kara dönmeğe çalışan hırçın yağmuru seyrediyorlardı.

Beklemiştim, gelmemişti Hasan. Yediğim lor, ekmek, içtiğim çay boğazımdan zor geçmişti. Bir bisiklet duruyordu kaldırımda duvara yaslanmış. Binsem şuna gitsem diye düş kurmuştum. Kar tutacaktı. Bu gün hangi salıydı acep? Ya da hangi perşembe? Baba sen parayı nereden bulmuştun? Abe’m eve mi gelmişti? 

Kahveci televizyonu açmıştı. Kanalları gezmişti. Çoğunda başka dünyalar, başka adamlar ve kadınlar, başka ezgiler vardı. Uzak. Yabancı. Mihemed Şéxo’nun türküsünde durmuştu. Biliyor musun baba, son dinlediğim türkü olmuştu bu. Pencere yanındaki çiçek. Su vermişti kahveci. Hayat sunmuştu. Geçen akşam, biz böyle yenile yenile… demişti Hasan, onurumuzla da demişti. Solgundu yüzü. 

Sonunu söylememişti.

Gece Hasan’ı bulmaya gitmiştim baba. Bombacıların bilmediği sokaklardan. Hasan’ın önceden geçtiği. Yakında yılbaşı olacaktı. Belki de geçmişti yılbaşı. Buralara hiç uğramamıştı Noel Baba. Ne de Hızır Aleyhisselam. Veya başka ulu. Ve tanrı. Bakmamışlardı pencerenin birinden içeri. Korkudan ağlamayı bile unutmuş çocukları görmemişlerdi. Buralara uğramamışlardı. Bombalar patlıyordu da, belki ondan. Zırhlı insanlar, otomatik silahlarla karanlık köşelerden ateş ediyorlardı. Tarakkalar, gecenin içinde ateş ve ses olarak yankılanıyordu. 

İşte böyle olmuştu baba. Sonunda kurşunun biri gelip beni de bulmuştu. Sabaha kadar yağan kar üstümü bir güzel örtmüştü. Uzak bu kadarmış diye düşünmüştüm. Kanım karın bir bölümünü kızartmıştı. Bir yerden bir ışık parlayınca bunu görebiliyordum. Karın kızarıklığı büyüyordu. Sesim çıkmıyordu. Son düşüncem Hasan olmuştu. O da mı vurulmuştu? Bunu öğrenemeyecektim, çok üşüyordum. 

Beni sonradan, çok sonradan Hacı Hamit camiinin yanındaki boş yere guylamışlar. Belli ki yıkamadan. Üstüm başımla. Ve sanırım kireç serpmişler. Kireci tanırım. İnşaatlardan. Kokusu kalmıştı uzunca. Ağzımda ve yüzümde. Cebimde de 81 liram duruyordu daha. Senin yolladığın yüz liradan. Ona ne oldu bilmiyorum. Noel Baba, Hızır Aleyhisselam, tanrı bilebilirdi o sırada oralardan geçselerdi. Ama tarakka. Soğuk. Kımıltısız yatan kireçli kullar. Ne bileyim, ben de olsam seçmezdim Hacı Hamit camii dolaylarından geçmeyi.

Benimkini duymadım ama, Hacı Hamit camiinde o kadar salâ verildi ki. Kimi cenazelerin orası burası kopmuş, kaybolmuş olduğu için tabutlar hafif mi hafifti. Kolaycacık taşınıyordu. 

Baba, şimdi göğsüne yaslayarak taşıdığın torbada ben de biraz noksanım. Ortaokulda mı ne, insanın 208 kemiği olduğunu öğrenmiştik ama, torbada belli başlı kemiklerim kaldı sadece. Kol, bacak, omurga, birkaç kaburga, kafatası gibi şeyler. Bir zaman önce o caminin yanındaki düzlüğü kazınca buldular bunları. Sonra adliye emanetiydi, morgdu, adli tıp deposuydu epey bir dolaştırdılar. Seni çağırdılar. Ağzı naylon iple bağlanmış beyaz bir bez torba içinde, beni sana teslim ettiler. Teslim-tesellüm tutanağı imzalattılar. 

Neyse ki sonunda seni buldum. Yani sen beni buldun.

Baba, beni de Mihemed Şéxo gibi bizim dağın çatağına götür, olur mu? 

Her martta dünyanın yeniden doğuşunun türküsü söylenen o yere.

Kâmil Erdem