Kerpe’ye gideceğimiz sabah çantama da sığacak keyifli bir kitap ararken rafta Can Yayınları’nın cep dizisini gördüm ve yıllardır elime almadığım Cep Meşkleri’ne uzandım. Önsözünü gerçek bir kişinin, başka bir yazarın –tabii onun da bilgisi dahilinde– ağzından kaleme aldığını düşündüğüm kitapta Enis Batur bana, bu ufak tefek metinlerle, Yazı’nın her şeyden önce bir Yapı olduğunu tekrar hatırlattı. Gizemli önsözde yazdığına göre bu metinler “yapının ayakta durmasını sağlayacak en az sayıda taş kullanma ilkesine dayalı taş eksiltme yöntemiyle” çatılmışlardı ve doğrusu bu afallatıcı cümle kitabın içeriği ile ilgili çok az ipucu veriyordu. Ama belki böylesi daha iyiydi. Zaten EB söz konusu olduğunda kime, niye ipucu lazım olsun ki?

Öte yandan, önsözle ilgili tahminim / varsayımım doğru değilse biraz saçma bir durum çıkar ortaya zira ben kitabın en güzel yazısının tam da bu önsöz olduğunu düşünüyorum!

Reus’la eve dönerken sokakta karşımıza çıkan küçük kızın bize baktığını görünce köpeği biraz yavaşlattım. Ama kız Reus’la pek ilgilenmedi. Ben Merve’nin kardeşiyim, diye seslendi bana. Ben de doğal olarak, Merve kim, diye sordum. Gelen cevap gayet aydınlatıcıydı: Benim ablam!

Durum sonradan anlaşıldı: Merve, Nilay’ın öğrencisi, bazen arkadaşlarıyla oynarken sokağın diğer ucundan bize öğretmenim, öğretmenim diye seslenen bir başka küçük kızdı.

***

Minimal öykü, küçürek öykü, kısa kısa öykü… Bu tanımların hiçbirine tam olarak ısınamadım. Isınan da pek yok ki fazla dolaşımda görmüyorum bu sözleri. Önerenler bile onları ciddi biçimde sahiplenmiyorlar gibi geliyor bana, bu terimlere pek bayıldıklarını sanmıyorum.

Hele, şu “kısa kısa öykü”… İngilizcede belki oturuyor çünkü orada sanatın adı zaten Short Story. Birkaç satırlık olanlara da short short story, denmesi belki normal. Bizde, Türkçede yani, öykünün ilk akla gelen özelliği kısa olması değil mi zaten? (boyut ile ilgili tartışmalar ayrı konu). O yüzden bizde direkt kısa öykü denmesi yeterli. “Ufarak öykü” gibi tanımlar belli ki bir özgünlük ve cinslik arayışının sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Ama işte tutunamıyorlar.

Öte yandan, “türün ne önemi var, mühim olan yazmak” da denebilir pekâlâ, ki ben genelde bunu söylerim. 

***

Teke Tek’te Talat Paşa’nın cenazesinin görüntüleri. Paşanın naaşını taşıyan tren karanlıklar içindeki Sirkeci Garı’na giriyor. Biraz sonra açık havaya çıkılıyor, görüntü daha net, sokaklarda binlerce insan ve binlerce şapka görüyorum. Bir devlet töreni bu. Reisi Cumhur İsmet İnönü’nün gönderdiği çelenk en önde. 1943 yılının İstanbul’unu ve şimdiye kadar varlığından haber olmadığım bu sessiz töreni merakla izliyorum. O sırada Fatih Altaylı kulaklığına gelen bir ikaz üzerine, iki dakika izin verin, diyor. Meğer içerden bitir, bitir diyorlarmış! Anlaşılan rejideki yönetmen programı kendileri için hazırladığı izler-kitlenin tarihi bilgiye ve bu tip ender yayımlanan görüntülere olan hassasiyetini ve heyecanını hesaba katmıyor. Videoyu getiren konuk Murat Bardakçı “Bu film kesilmez yani,” demek zorunda kalıyor.

***

Sevgili Bayan Mildred,

Kızınız çok akıllı. Ben tabii bu kanıya yeni varmadım, onunla tanışmadan, sohbet etmeden önce de bana söylenenler bu yöndeydi; ortak arkadaşlarımız onun meraklı ve öğrenmeye açık bir çocuk olduğunu kulağıma fısıldamışlardı. Ve haklıydılar. Doğrusu, bu bilgiyi teyit etmem için öyle uzun bir zaman geçmesi de gerekmedi!

Ama geçen akşam anlattıkları beni hayrete düşürdü, nasıl desem, ağzım açık kaldı onu dinlerken. Güneş, kara delikler ve ışınlanma hakkında bildiklerine şaşırdım, bu yaştaki bir çocuğun bu tip ilgi alanları olması ve dahası bu kadar dolu olması alışık olduğumuz bir durum sayılmaz. Hele bağımlı ve bağımsız değişkenler konusunu öyle güzel açıkladı ki bir an onun sözünü kesip, tamam da sen bunları nerden biliyorsun, diye sormak zorunda kaldım. Daha ilginci bana verdiği bilgiler öyle ders kitaplarından ezberlenmiş şeyler gibi de değildi, biliyordu konuyu, içselleştirmişti – eğitimde bunun ne kadar önemli olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz. “Hepsini okulumda öğrendim,” derken sesindeki gurur tonu çok net hissediliyordu.

Onun bir bilim insanı olabileceğini düşünüyorum. Hoş, benimki bir buluş, bir keşif sayılmaz. Bunu ilk fark eden kişi olmadığım gün gibi açıktır. Ona bunu söylediğimde, –yani ilerde bir bilim insanı olabileceğini– bana ne evet ne de hayır diyor. Sadece mahcup bir gülümseme…

Bir gün onunla Eski Mısır hakkında konuşacağız. Tabii benim konuya biraz çalışmam gerekecek yoksa etkinliğimiz bir monologdan öteye geçmeyecek!