Hiçbir dolunay gecesi, Sarıkaramanlı bu kadar aydınlık olmamıştı. Nal sesleriyle uyanan köylüler, hafifçe araladıkları perdenin arasından, meydanda duran atlıya bakıyorlardı. Kocaman şapkası nedeniyle yüzü görünmeyen atlının kıyafetleri, oralarınkine benzemiyordu. Üzerinde gövdesini saran, pelerine benzer bir giysi vardı. Çizmesi üzerindeki metaller, atın her hareketinde parlıyordu. Yabancı, huzursuz duran atını kontrol etmekte zorlanıyordu.
Bir bebeğin ağlama sesi duyuldu. Baykuş öttü. Köpek havlamaları birbirini tetikleyip seyrekleşerek uzaklaştı. Yabancı, kafasını ağlama sesinin geldiği eve çevirdi. Atından inip, eyerini kavradı ve yürümeye koyuldu.
Kaşıkçı Necdet perdeyi bırakıp hızla karısına döndü. “Sustur şunu. Buraya bakıyor,” dedi. Kızgındı. Kadın, bebeği kucağına alıp, memesini ağzına götürdü. Bebeğin ağlamayı kesip emmeye koyulduğu sırada kapı tıklatıldı. Kaşıkçı Necdet, karısına baktı. Kadın da uyumakta olan oğluna. Kaşıkçı titremeye başladı. İkisi de kapıyı açmak için hareketlenmemişti. Dışarıdaki, anlamadıkları dilde bir şeyler söyledi. Gene göz göze geldiklerinde; kadın, dudaklarını büküp omuzlarını kaldırdı. O sırada uyuyan çocuk, “Anne, ne oluyor?” diyerek uyandı. Kaşıkçı, gözlerini belertip çocuğa sus işareti yaptı. Yabancı, gene anlamadıkları bir şeyler söylerken, onlar sadece kapıya bakabiliyorlardı.
Pencereyi aralayıp atlının dediklerini duymaya çalışan Albay, “Uzaylı bu, uzaylı. Dediklerinin tek kelimesini bile anlamıyorum,” dedi. Bunu duyan karısı ürkmüştü. Albay ona dönüp, “Tüfeğimi getirsene,” dedi. Kadın, bu emri bekliyormuş ki hızla diğer odaya gidip tüfekle fişekleri getirdi. Pencereyi kapatan Albay, fişekleri alıp göğsüne çapraz biçimde astı. Evin arka tarafına bakan penceresine yöneldi. Elinde tüfekle bekleyen karısı onu izliyordu. Albay, pencereden aşağıya indi. Karısının kendisine doğru uzattığı tüfeği aldı. Albay, “Arkasından yanaşıp gafil avlayacağım onu” derken, kadın, şaşkınca ona bakıyordu. Albay, tetikte adımlarla yürümeye koyuldu.
Deli İmam Rahim Efendi, tüfeği elinde usulca yürüyen Albay’ı görünce yakınmaya başladı. “Ah bu adam, ah! Ne diye her olaya hemen atlar ki? Hayır, deli lakabını neden bana taktılar, anlamam. Asıl buna diyeceklermiş öyle. Günahkârlar. Kendisine Albay dediler diye ispatlama derdine düşüyor ama askerliğini bile tamamlayamadan geldiğini biz bilmiyoruz sanki. Az sonra belanı görünce ne yapacaksın bakalım?” Perdenin diğer ucundan dışarıyı izleyen kızı, “Bir şey yapmayacak mısın baba?” diye sorunca, “Ne yapacakmışım be?” diye tersledi kızını. Kızının, “Ya atlı, Albay amcaya bir şey yaparsa?” sözüne karşılık, “Olsun. Beter olsun. Allah’ından bulsun,” dedi. Bunun üzerine medet umarcasına annesine dönen kız, ondan da destek alamayınca dışarıyı izlemeye döndü. Deli İmam, “Bu saatten sonra uyunmaz. En iyisi abdest alıp, gece namazı kılayım,” diye kendi kendine mırıldanarak gidiyordu ki, kızı “Aha!” dedi.
“Vallahi yakaladı, billahi yakaladı,” diye sevinçle bağıran Kıymıkçı Hasan, olduğu yerde zıplıyordu. Sevincini fazla uzatmadı. Tüfeğini asılı duran duvardan alıp, eşinin yanına gitti. Omzundan dürtüp, “Zeliha, ben çıkıyorum,” dedi ama kadın, arkasını dönüp uyumaya devam etti. Kadın, yanında top atsan uyanmaz dedikleri kadar vardı.
Kıymıkçı, olay yerine vardığı sırada köylüler de ağırdan toplanmaya başlamışlardı. Kadınlı çocuklu herkes oraya yığılıyordu. Gerçi Sarıkaramanlı köyündeki hane sayısı çok değildi ama alan küçük olduğu için kalabalık görünüyordu. Kıymıkçı’nın geldiğini gören Albay, “Şunun üzerini ara bakalım, bir şey var mı?” derken, gözünün ucuyla elleri havada duran yabancıyı gösteriyordu. Kıymıkçı biraz ürkek, “Bir şey yapmasın?” diye sordu. Albay’ın “Sırtında dayalı tüfekle ne yapacak? Ara sen. Bir şey yapmaya kalkarsa mıhlarım onu,” demesi üzerine tüfeğini omzuna asıp, ellerini öne doğru uzatarak yabancıya doğru ilerledi. Arama işini tamamladıktan sonra, “Temiz,” dedi. Herkes derin bir nefes aldı. “Uzaylı değil miymiş?” diye soran Albay’ın karısıydı. Sakinleşmiş görünen Kaşıkçı Necdet, “Değil sanki. Siması bize pek benzemiyor ama yine de uzaylı değil gibi. Konuştuğu dili de anlamıyoruz. Yoksa uzaylı mı?” dedi. Bu sefer kendi kendini korkutmuştu. Yeniden eve girecekti ki muhtarın konuşmasıyla durdu. “Ecnebi memleketli bir arkadaş herhalde.” Kıymıkçı’ya döndü. “Hiç mi bir şey yok üzerinde?” diye sordu. Kıymıkçı kafasını salladı. “O zaman garip doğrusu. Bu ecnebi, bu saatte nereden gelebilirdi ki? Erzaksız, silahsız ve atla.” Herkesi bir meraktır sarmıştı. Albay, konuşmadan önce yabancının ellerini indirtti, “Bu adam kimdir, necidir, nerelidir? Nasıl anlayacağız bunları muhtar?” diye sordu. Sorunun muhatabı, çenesini kaşıyarak, “Bilmiyorum” dedi, “En iyisi önce kahvehaneye götürelim. Orada nasıl anlaşabileceğimize dair bir istişare yapalım. O kadar akıldan mantıklı bir şey çıkacaktır elbet.”
Albay, Kıymıkçı’ya, “Gir şunun koluna da kahvehaneye götürelim,” Kaşıkçı’ya da, “Sen de şu atı bir yere bağla,” dedi. Kaşıkçı, bir adım geriledi. Onun bu işi yapamayacağını bilen birisi, atı eyerinden tutup bir ağaca bağlamaya götürdü.
Kahvehanede uğultu vardı. Her ağızdan bir ses çıkıyor, kimin ne dediği doğru düzgün anlaşılmıyordu. Kapıdan uzak bir köşeye oturtulan yabancı, şaşkın gözlerle onlara bakarken, kahvehanenin camlarına yapışan kadınlar ve çocuklar da merakla içeriyi izliyorlardı. Yaklaşık yirmi dakika sonunda bir sonuca varamayacaklarına kanaat getiren Muhtar, “Arkadaşlar,” diye bağırarak dikkatleri üzerine çektikten sonra konuşmaya devam etti. “Benim aklıma bir fikir geldi. Onu deneyeyim. O arada siz de düşünmeye devam edin. Eğer bir sonuç alamazsam sizin fikirlerinizi deneriz.” Son seçimdeki rakibi, “Fikrin neymiş, söyle de ona göre karar verelim,” dedi. Ona ters ters bakan muhtar, “Birazdan uygularken görürsün fikrimi,” deyip diğerlerine baktı. Başka da itiraz çıkmayınca, yabancının karşısına bir sandalye çekip oturdu.
Gözünü dikmiş karşısında oturana bakan yabancı, meraklı gözlerle bekliyordu. Muhtar, elini göğsüne götürüp, “Ben Muhtar Ayhan,” dedi. Aynı hareketi ve sözleri bir kez daha tekrarladıktan sonra parmağıyla yabancıyı gösterip, “Sen?” dedi. Bir şeyler anladığı gözlerinin parlamasından anlaşılan yabancı, muhtarla aynı hareketi yapıp, “Jorge Santos,” dedi. Yabancının konuşması üzerine içeride bir hareketlilik oldu. Bir dakika işareti yapan muhtar, yabancıya “Horge Santos?” dedi. Yabancı, “Jorge Santos, ben muta aya,” diye tekrarladı. Muhtar, kahvedekilere, “Adı Horge Santosmuş,”  der demez alkış koptu. Alkışlar azalırken Deli İmam Rahim Efendi, “Sor bakalım Muhtar, ne diye buraya gelmiş,” deyince, muhtar sabır çekmekle yetindi.
Muhtar, yabancının ismini öğrenebilmiş olmanın sevinciyle beraber, bu sefer de nereli olduğunu öğrenmeye çalıştı. Sarıkaramanlı, Türkiye falan dedi ama bir sonuç alamadı. Yabancı boş gözlerle bakıyordu. Sonra aklına gelen ülke isimlerini saymaya koyuldu. Yabancının gözleri gene parlamıştı ve “Mexico,” dedi. “Mehiko,” diye tekrarladı muhtar. Yabancı yeniden, “Mexico,” dedi ama muhtar, “Mehiko,” deyip kaldı. Anlamamıştı.
Bu arada Albay, işin fazla uzamış olduğunu düşünmüş olmalı ki, “Bu böyle olmayacak,” dedi. “Ne yapacağız?” diye soran Kıymıkçı’ydı. Albay, “Görülen o ki, bu adamın buraya geliş amacında kötülük yatmıyor. Ne bileyim? Yolunu şaşırmış ya da…” deyip kaldı. Bir fikir yürütemiyor gibiydi. Herkesin gözü ondaydı. Devam etti. “Demem o ki, en iyisi atına bindirelim. Ben de arkasına bineyim,” deyip sustu. Kahvehanedekiler bir ağızdan, “Sonra?” dediler. Albay, “Bir şekilde sürmesini söyleyeyim. En azından geldiği yöne dönecektir. Eğer bundan da bir sonuç alamazsak, sabah şehre götürüp birilerinden yardım almaktan başka çaremiz kalmıyor.” Köylülerin, yabancıya karşı bir yakınlık duydukları bakışlarından belliydi. Artık ondan korkmuyorlar, aksine yardımcı olabilmek için sunulan her fikre umutla sarılıyorlardı.
Önde yabancı, arkada Albay ata bindiler. Köylüler pür dikkat onları izliyordu. Albay, “Horge, deh! Mehiko,” diyerek parmağıyla ileri işaret etti. Yabancı gülümsedi. Köylülerin kendilerini takip edeceklerini düşünmüş olmalı ki atını ağırdan sürmeye başladı. Sürdüğü yol, gölün kuzeyindeki kayalık tepeye doğru gidiyordu. Yakamoz oluşmuş durgun gölün kıyısından tepenin oraya vardıklarında, yabancı attan indi. Kayalığın dibindeki mağara girişini göstererek bir şeyler söyledi. Söylediklerini anlamadıkları aşikârdı ama o, yine de konuşmaya devam etti. Sustuğunda Albay hâlâ atın üzerindeydi. Oldukça düşünceli görünüyordu.
Deli İmam, “Ne o Albay efendi? Atı sahipleneceksin galiba,” dediğinde ona pek aldırmadı. Yavaşça attan indi ve konuşmaya başladı. “Sanırım bu yabancı bize, buradan geldiğini anlatmak istiyor. Buradan onun köyüne bir geçit olma ihtimali yüksek,” dediğinde herkes, mağara sanki kendilerini yutacakmış gibi geri çekildiler. “Hatırlar mısınız bilmem. Bir zamanlar rahmetli Meczup Sancar vardı. Sürekli, beş yılda bir Meksika’ya gittiğini söylerdi. Biz de deli deyip, güler geçerdik. Belki de bu yabancının Mehiko dediği, Meksika’dır. Ayrıca bir keresinde de kaybolmuştu. Bir yerlerde öldü kaldı deyip ümidi kesmiştik de beş yıl sonra çıkageldiydi. Bu olay, onun bize söylediklerinin ispatı gibi duruyor.” Sözlerini tamamladığında, herkes sus pus olmuştu, Albay’a bakmakla yetinip tek kelime edemediler.
Yabancı gitmişti. Gittiğinin sabahı mağara girişi, taş, kum ve kerpiçle sıkıca kapatıldı. Herkes sözleşmişçesine o gece hakkında, birbirleri arasında dahi tek kelime etmediler. Ne de olsa işin sonunda meczup ilan edilmek vardı. Bu nedenle Kıymıkçı’nın karısı, kendisine takılan “Horge” lakabını hiçbir zaman anlayamadı.
Özdemir Toprak