18.Temmuz.18

Meşhur anekdottur: Kocaman kitaplığı olan birine, eve gelen arkadaşı sorar: Bunların hepsini okudun mu? Kitap zengini yanıtlar: Hayır, okuduklarımın hepsi burada değil.

Eh, kitap zengini doğru söylüyordur. Okuduğumuz bütün kitapların mülkünü edinemeyiz. Gerek de yoktur buna. Kitaplığımızdaki her kitabı okumuş olmayız. Bu da doğrudur.

Kitabın ortasından konuşmalı: Okurlukla kitap sahipliğinin (zengin, büyük, güzel bir kütüphaneye sahip olmanın) doğrudan bir bağlantısı olmayabilir. Çünkü kitap, her şeyden önce bir nesnedir. Üstelik bir koleksiyon nesnesidir. Öyle olmasa, bir yazarın aynı kitabının farklı basımlarını neden edinelim? Ya da aynı kitabın farklı kapak renklerindeki baskılarını neden yapsın yayınevleri?

memet-baydur

Kitaplarımı hiç saymadım, epey vardı. Hala da fena sayılmaz. Nedir, kütüphanemde bir kıyıma gittiğim de doğrudur. Bu kıyımı yapabilmem kolay olmadı, çeşitli merhalelerden geçmem, “kitap sahibi” olmakla ilgili kendimi didiklemem gerekti. Ben okuduğum kitapları sayan biri değildim, değilim de, ama kitaplarını sayan birine özenip bir iki sene saydım, listeledim. Sonuç hüsran tabii. En iyimser rakamlarla senede 60-70 kitap okuduğumu görünce müthiş bir umutsuzluk çöreklendi yüreğime. Demek ki ahir ömrümde okuyup okuyacağım kitapların sayısı oldukça az olacaktı. Okumayı planladığım, hayal ettiğim, ertelediğim kitapların önemli bir kısmını da, demek ki, hiçbir zaman okuyamayacaktım. Bu acı gerçekle yüzleşmek, başka bir meselenin kapısına bırakıp gitti beni. Demek okuyacağım kitapları seçme meselesini ince eleyip sık dokumam gerekiyordu. Burada da başka ölçütler devreye girecekti elbette. Dönüp bir daha okumayacağımdan emin olduğum kitapların kütüphanemde yer kaplamasına lüzum kalmıyordu (bir süre sonra ev yetmeyecek, dar gelecek; taşınma durumlarında yaşadığımız eziyet de cabası). Böylece kütüphane kıyımının ana hatları ortaya çıktı ve işe koyuldum. Yıllar önce okuduğum (veya okumayı planlayarak aldığım) bazı kitaplara yıllardır el sürmemiştim. İlk kurbanlar işte bu kitaplar oldu. Sonra halka giderek genişledi. Uzun lafın kısası vazgeçemediğim, dönüp dönüp okuduğum (ya da okuyacağımdan emin olduğum) yazarların kitapları kıyımdan kurtuldu. Bazı istisnalar olmak üzere, kitap değil yazar seçtiğimi de böylece fark etmiş oldum.

Memet Baydur, galiba “Uccello’nun Kuşları”nın içinde olacak, bir denemesinde kitap sandığından bahsediyordu. Dönüp dönüp okuyacağı 200 kitaptan oluşan bir sandığın ona yeteceğinden bahsediyordu. Kötü, sıkıcı kitaplar okurken (ama bir yandan da inat edip kendini bitirmekle mükellef sayıyorken) aklına bu 200 kitaplık sandığı gelirmiş ve gülümsermiş: “Şu kötü kitap bitsin, o sandıktaki 200 parça hazineden birini okuyacağım” diye motive edermiş kendini.

Belki de böyle yapmalı. Yeni çıkanları da okumalı ama kütüphanemizi hüsrana uğrayınca sığınabileceğimiz, eski değil eskimeyen kitaplarla kurmalı!

19.Temmuz.18

Tatile çıktığımızda plajlarda, ören yerlerinde, pansiyonlarda kitap okuyan insanları dikizledim birkaç yıl boyunca (hatırlayanlar olacaktır, tatil dönüşü dünlüklerinde de yazdımdı). Neler okuyorlar diye birkaç kere önlerinden geçip boynumu kırarcasına eğilerek baktıklarım da oldu. Anlayacağınız röntgenci yaftasıyla linç edilebilirdim; ama kimse günlükçü olmanın kolay olduğunu söylemiyor zaten! İşin latifesi bir yana, hem bu tatil yerlerinde hem Ankara’daki toplu taşıma araçlarında ekseriyetle okunan kitapları görünce içim cız etmiyor değil. Kitap okuma (ve satış) oranlarının düşük olduğundan yakınılır hep. Tamam ama okunanların önemlice bir kısmı da kötü kitaplar. (Bunun için milleti dikizlemek gerekmiyor tabii, çoksatarlar listelerine bakmak da yeterli.)

İşin acayibi, bazen çok yakın olmadığım arkadaşlar, akrabalar ve sair, bu tür çoksatar kitaplardan birini ballandıra ballandıra överek okuyup okumadığımı sorarlar. Kırmadan dökmeden, suratıma otomatikman yerleşen hoşnutsuz buruşmayı faş etmeden yanıt vereceğim diye sırtımdan terlerim. Çünkü kibirli, züppe, snop yaftası yemeniz ramak meselesidir. Oysa tüm bunlar manasızdır. Bu bir zevk, tercih, birikim, gusto ve hatta bir talim-terbiye meselesidir.

Soruyorum: Bayat malzemelerle yapılmış, kötü zeytinyağıyla (ya da daha fenası Ayçiçek yağıyla) pişirilmiş, çalakalem hazırlanmış bir yemeği, üstelik kötü bir sunumla masaya koyduğunuzu düşünün. Vedat Milor bunu yer mi?

Burada bir hususu da netliğe kavuşturmak boynumuzun borcu ey okur! Çok satmak, bir kitabın baskı üstüne baskı yapması kabahat değil. Çok satması, tek başına, o kitabın “kötü” olduğunu da göstermez elbette. Kötü olan, yazarın bilgisayarının başına geçip çoksatarlık kodlarıyla yazması, tüm gayesini çok satmak üzerine kurmasıdır. Don Kişot ya da Eski Ahit de çoksatan kitaplar, kim kötü diyebilir? Belki, safları netleştirmek için, çoksatar ile çok satankitap ayrımına gidilebilir.

Ezcümle: İyi kitaplar ve kötü kitaplar vardır. İyi kitapları bulundukları ya da hiç yer almadıkları listelerden, kuytu köşelerden bulup çıkarmak her okurun kendi başına halledeceği bir ödevdir. Nedir, hiçbir aylak okurun ödev yapmak mecburiyeti de yoktur!

***

Mesleğim ve uğraşım yüzünden tuhaf tepkilere maruz kaldığım doğrudur. Tercüman olduğumu ve yazdığımı (hele de öykü yazdığımı) henüz öğrenmişlerin o hiçbir şeye benzemeyen tuhaf sorusu yok mu: “Ne üzerine?”

“Üzerinize afiyet, hiçbir şey ya da her şey üzerine” diyesi olurum ama diyemem erenler. Susup kalırım öyle, ışık tutulmuş tavşan gibi.

***

Biraz okumuşluğum, mektebine gitmişliğim de var ama kendime dilbilimci diyecek değilim. Okuyan ve yazmaya çabalayan biri olarak konuşabilirim ancak: Dilin kullanım alanından düşen; kitaplara, yazılara, ağız ve de kulaklara artık uğramayan her bir sözcük telafisi olmayan bir kayıptır. Öztürkçecilik ya da başka herhangi bir “kuramsal” gaye uğruna sözcüklere kıymak, en hafif tabiriyle zalımlıktır.

2a626-refik-halit-karay

Refik Halid Bey’in Anadolu seyahatleri izlenimlerinden oluşan Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu’da adlı kitabını okuyorum şimdilerde. “Saniyen”, diyor mesela. “İlk olarak, ikinci olarak” diye zırvalayacağımıza, “evvela, saniyen” desek kim ne kaybeder?

Refik Halid Bey’le aynı anda Tarık Buğra’nın yazılarına da el attım. Tarık Buğra’nın epey dert ettiği bir mesele bu: “Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin yâni Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Atatürkçü olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz. Höst.” (Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken Yayınları, s.21)

Birkaç sene önce, gazetedeki bir haberde “Anakent Belediyesi” ifadesi geçiyordu, ne olduğunu anlayana kadar birkaç saniye donup kalmıştım. Bence sakıncası yok ama bir yandan da “Büyükşehir Belediyesi”nin suyu mu çıktı diye düşünmeden edemiyor insan.

22.Temmuz.18

Latif Kelimeler (Sanki Olmayanı Varmış Gibi)

istitrad, filvaki, matlup, tembihat, tezyinat, nizam, ihtimam, delişmen, intizam, müsavi, muhataralı, mikyas, tecessüs, muhtelit, terakki, intihap, mütebessim, tevehhüm, iktiza etmek, iktifa etmek, mütehassıs, muntazam, mukayese, vazife, zehap, karine, zendost, tavassut, ikirciklenmek, kahırlanmak, balya, harar, zembil

***

Uzun zamandır müzikten açmadık burada. Sefarad müziğini severim ama çok değerli Janet ve Jak Esim’den başkasını da pek dinlemedim doğrusu (bir ara o kadar çok dinliyordum ki Esim çiftini, Ladino bildiğim zannına kapılmıştım). Los Desterrados grubu da Sefarad müziği yapıyor. İki albümleri yayımlanmış. Bir hafta on gündür dinliyorum, pek sevdim.

Yorumlarından bir tanesini paylaşalım, gerisini bulup dinlemek size kalmış: La Komida La Manyana

23.Temmuz.18

“Hangi çağda yaşamak isterdiniz?” diye bana da sorsalar: Eğer Pergamon Krallığı devrinde ya da 1960’lar Paris’inde yaşamayacaksam, 1930’ların Ankara’sında yaşamak isterdim.

Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin konağında, Hamamönündeki başka büzüktaşların evlerinde çalıp çalıp söyler içerdik. Hasıraltı meyhanesini mesken tutardık. Babacan meyhaneci bizi evladı gibi severdi, icabında, paramız çıkışmadığında, “hadi hadi, bu seferlik benden olsun” derdi. Genç Osman (Osman Gençtürk), Ziya Yağar, Bayram Aracı ile yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Onlar benden büyükçe olurdu ama büyüklük taslamazlardı…

Bu tuhaf hayallere kapılmamın nedeni, çok sevdiğim iki bilader-abimden birinin bana Bayram Aracı’nın “Allı Yazma” adlı albümünü hediye etmesi. Hem türküler hem Bayram Bilge Tokel’in kartonetteki yazısı, beni (yaşamadığım halde) o günlere götürdü sanki…

Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Bu yıl böyle giderse
Halim haraptır benim

Atım Arap diye diye Hamamönü’nden atlarımıza kurulup Dikmen’e vururduk, Seyranbağları’nda seyre dalar, cümbüş yapar, oradan Kavaklıdere bağlarına çıkardık. İkmal ettiğimiz şarap yükümüzü takviye ederdik. Ama şu İstanbul adalarındaki vicdansızlar olmazdık biz, atımıza kendimizden iyi bakardık, gözümüz gibi sakınırdık.

Sahi, şu Prens adalarına giden insanlar, size sesleniyorum: Siz faytona binmezseniz ölmezsiniz, ama binerseniz atlar ölüyor!

Onur Çalı